[go: up one dir, main page]

17 Şubat 2016 Çarşamba

"Geçmiş zaman" olur ki.. ??


Sizlerde de olur mu, bazen sebepsiz yaptığınız uğraşlara ad verememek? 
Meselâ, durup dururken dolaplardaki tabakları indirmek.. elindeki bez hiç kirlenmese de rafları ve kapaklarını silmek… veya çekmeceleri boşaltmak?? Salondaki büfede duran ve süs olmaktan öte gitmeyen kristalleri boşaltıp yıkamak?

Her zaman yaptığım gibi atılacaklar ile verilecekleri ayırmak? Sonra her gidenin ardından yapıldığını gördüğüm için dağıtılanları, verilenleri, atılanları.. En doğrusunu ben yapayım bari diye düşünüp tüm rafları dolapları çekmeceleri tamtakır eylemek!!
Var mı içinizde aynı halet-i ruhiye içinde olan benim gibi bir yarım akıllı??

Neyse.. amaaan neyse ne!.. işte bir haftadır bunlarla meşgulüm.. bir de hiç kullanılmamış bir ciltli defter buldum çekmecelerin “belki lâzım olur” bölümünde ve oturdum o deftere de neyin nerede olduğunu, nelerin önemli, değerli, nelerin anlamlı olduğunu yazdım.. Evin kira kontratını, sözleşmelerin ve faturaların konduğu bir dosya düzenledim. Ve de vasiyet gibi ilettiğim, yapılmasını veya yapılmamasını istediğim şeyleri yazdığım bir de defter edindim. Üst kapağına da “vasiyetimsi bir defter” diye yazıp kitaplığın üstüne koydum..


Tüm bu harcadığım süre içinde, üzerine kocaman harflerle “önemli” diye yazmış olduğum üç zarfı klase ettiğim bir de mini bir dosya buldum!.  

Zarfların üçü de çok ilginç geldi bana ve çok etkilendim.. Çok önceleri yayınlayıp yayınlayamadığımı düşündüm ama hatırlamak için yormadım beynimi ve bulduklarımı sizlerle paylaşmaya karar verdim.


En üstteki VAN/Erciş kaymakamından gelen bir mektup. Yıl 2006
Kapı kapı dolaşıp dilendiğim,  kiminde hakarete uğradığım, kiminin benimle ağladığı kapılardan ve şirketlerden topladığım neredeyse yarım kamyon yardım malzemesi ve çabam için bana teşekkür ediyor ve çektirdiği fotoğraflarla çocuk yüreklerinin sevincini paylaştığını söylüyor bana.
Ve o sevinci paylaşan öğrencilerin o coşku dolu fotoğraflarını yolluyor.




 

Sonra baktım.. diğer zarf rahmetli Ecevit’ten gelmiş iç içe iki mektup! Yıl 1978..
O yıllarda çalıştığım İzmir Namık Kemal Lisesine yollanmış..
Annemin ölümü için başsağlığı diliyor Başbakan olarak.. 
 ve ayrı bir resmi zarf içinde de güven oyu alarak Başbakan oluşunun sevincini paylaştığım için teşekkür ediyor Bülent Ecevit..



Diğer üçüncü zarf ise  Elâzığ Valisinden. Yıl 1998.. “Hasret Senfonileri” adındaki şiir kitabıma Kültür bakanlığınca ödül verilen yıl.. Uluslar arası  Hazar şiir ve musiki şenliklerine davet edildiğim yıl. Davet edilenler içinde, Bekir Sıtkı Erdoğan – Nurettin Özdemir – Cemal Safi – Semih Sergen – Halil Soyuer ve diğer ünlü şairler var..



Bu muhteşem gecede, ne şiir ne de musiki alanında bir yarışma olmadığının, ama en çok alkış alan şiire ödül verileceğinin söylendiği .. Muhteşem müzik şölenlerinin sunulduğu.. o devrin tüm iktidar kodamanlarının hazır bulunduğu gerçekten muhteşem bir gece..
İçimden, “alkış süresi bir şiirin güzel olduğunu nasıl belirleyebilir.. kimin tanıdığı ise saatlerce alkışlar durur” diye düşünmüş olmanın utancını ömrüm boyunca taşıdığım gece!.
Sahnede, okuduğum şiir bittiğinde, korkup irkildiğimi hatırlıyorum dinmek bilmeyen alkışlar koptuğunda.. İşte bulduğum üçüncü mektup, o gecenin sonunda Elazığ Valisi tarafından yazılıp gönderilen mektup..


"Hazar'a öyle bir maya çaldınız ki dilden dile söylenir oldu" cümlesinin etkisinden kurtulamadığım için, bu takdir mektubunu ve yaşamımdaki TEK ve en UZUN alkışı aldığım şiirimi sizlerle paylaşmamı hoş göreceğinizi umuyorum.


Mehmet Lütfullah BİLGİN  1991-1993 yılları arasında İçişleri Bakanlığı
Teftiş Kurulunda Mülkiye Baş Müfettişi olarak görev yaptı.. 1993-1995 yılları arasında Hakkari Valiliği, 1995-1996 yılları arasında Kilis Valiliği, 1996- Ağustos 2000 tarihleri arasında Elazığ Valisi olarak görev yapan M.Lütfullah Bilgin’den, 1998 yılında davet edilip katıldığım “hazar şenlikleri”  gecesinde okuduğum şiirim için bana gönderdiği takdir yazısı..

 

 

 
Dağ gibi umutlarımın tepesinde
ne hayâller kurdum..
Nasıl geçip gittiğini bilmediğim zamanı
kapımda bekler buldum..
Gidenler gitti.. kalmadı beklenecek,
Hayâllerime ışık tutmuyor artık gelecek..
Ama SEN,
hâlâ yüreğimdesin taptaze filiz gibi..
Hüzün veriyor yokluğun eski şarkılar gibi..
Gün bitimi kadar yorgun makamlarda,
bir fiske umutsun
yeni yağmış kar gibi..



 

 

12 Şubat 2016 Cuma

"Nasihat" .. mı, "Vasiyet" .. mi?


“Nasihat” denen anlatıma EZEL den beri illet olurum.. Hangi konu ile ilgili olursa olsun.. Yaşanmamış olayların iyi veya kötü olduğunu bir insan yaşamış gibi anlatıyorsa ona “ukala/bilmiş” denmesinin sebebi de budur!!  Belki de bu nedenle, ne dendi ise aksini yapıp aklımca ukalalara yanıldıklarını ispatlama gayreti içinde olduğumu hatırlıyorum zaman zaman!..
Düşünemediğim tek şey, anlatan kişilerin anlattıklarının hangisinin kulaktan dolma, hangisinin yaşanmış olduğunu bilemeyişim. Onların mı ifade ediş şekli kusurluydu, yoksa ben mi anlama özürlüydüm ki, söylenenlerin doğru olduğunu, söylendiklerinden 50 yıl sonra kabullenebildim. İster sağlıkla ilgili konularda olsun, ister duygusal konularda ..

Belki de bu nedenle her kim olursa olsun, yakınlarıma arkadaşlarıma veya dostlarıma, adı nasihat olması gereken bir şey tembih ederken, mutlaka geçmişe doğru gider oradan gerçek olayları yaşanmışları günümüze taşırım.

Bilmenizi istediğim, anlattıklarımın pek çoğu gerçektir, yaşanmıştır, masal gibi anlatılışı ile NASİHAT olmaktan çok öte insanın ciğerine işleyen gerçek yaşam kesitleridir ve en önemlisi paylaşımdır!

Bu nedenle her kime yapması veya yapmaması gerekeni söylemek istesem, açarım geçmişin sayfalarını anlatır anlatırım.. ve o kulağa küpe olduğundan  emin olurum.

 ***

Eskiden sözümü dinlerdi gözlerim.. ağlamayı yasakladığım için bir avuç biber atardı oyuklarına yanar yanardı.. yine de akıtmazdım yaşlarını.. Bugün bile nedenini bilmem.. belki de hâlâ itiraf etmeyi yediremediğimdendir kof gururuma o yasağı kaldıramayışım. Bilemedim, gözlerin de ihtiyacının biriken sularını dökmek olduğunu.. Boşaltınca damlalarını, oyuklarının hava aldığını, rahatladığını, daha berrak gördüğünü, içine izinsiz giren tozu çöpü temizlediğini.. Bilemedim!

Ve..  ben bugüne kadar, ağladığımı hiç fark etmeden, fark ettiğimde de hiç aldırmadan saatlerce ağladığımı pek hatırlamıyorum.  Hiç engel olmadığım için.. aklıma engel olmak gelmediği için.. hâtıraların bir kapısından girip diğerinden çıkarak dolaşırken.. "nasıl bilirdiniz" sorusuna içimden ilk defa "sana ne" demek geçmeden avazım çıktığı kadar "İYİ" diye bağırırken ve "hakkınız helal olsun mu" gibi tepki verdiğim soruya " helâl olsun" diye haykırırken kesintisiz akan yaşların coşkusuna hiç engel olmadan yolcu etim ablamı dün.

Söylemek istediğim, ister nasihat ister vasiyet olarak kabul edin, kadın veya erkek,  her birinizin kulaklarına küpe olmasını istediğim, canınız ne zaman ağlamak isterse, ki siz değil gözleriniz bilir o zamanı, bırakın aksın o biriktirdiğiniz ya da hiç akıtmadığınız yaşlar.
Demem o ki, yüreğinizin isyanlarına engel olmayın.  
Yoksa bir fotoğrafta takılı kalır ağlar ağlarsınız..