[go: up one dir, main page]

29 Eylül 2012 Cumartesi

Ağaçların dili...

                       Bir adam düşünün.. Bir gün olsun, bir kere olsun karısına “seni seviyorum” dememiş. Bırakın bunu söylemeyi, sevdiğini belli edecek bir tavır da sergilememiş.. Ama, bu adam tutmuş karısının yediği ve çok beğendiği bir şeftalinin çekirdeğini ekip demiş ki “hele biraz bekle”.. !!

                      Çekirdek çatlayıp yeşermiş, büyüyüp fidan olmuş. Adam, daha bir karışken fide, etrafını çitle çevirmiş ve her ay muntazam olarak bağ makası ile dal ve yapraklarını budayıp şekillendirerek ağacın kalp şeklinde büyümesini sağlamış. İki yıl sonra, şeftali bir adam boyuna ulaşınca ve yapraklarının arasında saklı duran verdiği tek meyvesi de kızarınca, karısını kolundan tutup “gel” demiş, “yürek ilk meyvesini verdi hadi kopart”..
Ben, babamın annemi romanlara konu olacak kadar sevdiğini bilirdim.. Hiç söylememiş olsa da..
 ***

Bahçeye her çocuğu için değişik meyve ağaçlarının fidanlarını dikmiş ve o fidanlara çocuklarının adını vermişti.
Herkes kendi ağacının bakımından sorumluydu..
Meyvesine ne olacağına da kendisi karar veriyordu..
 
               Ablam, kiraz ağacının meyvesini toplayıp, her akşam komşu oğlunun tam evine geliş saatinde komşuya kiraz götürmeye başlayınca, annem müdahale etmek zorunda kalmıştı!!..
           Ağabeyime de, “armudun iyisini sen yemezsin oolum biz yiyek” diyerek ağacının meyvesine el koyan mahalle delikanlılarına karşı da babam tedbir almıştı.
          Henüz bahçe ile yeni tanışan küçük kardeşimize verdiği karaca erik ağacı hiç meyve vermeyince, ağabeyimle beraber manavdan aldıkları erikleri gizlice dallara tutturup, aile içi sevincin eksik kalmasını önlemişti. 
        Her ne kadar kaderimin belirlenmesine daha o zamanlar yardımcı olmuş gibi, bana düşen ağaç ayva olsa da, hiç şikayetçi olmamıştım o zamanlar. Sadece babamın ağacıma bakıp ayva bol oldu bu kış sert olacak demesinden hiç hoşlanmazdım soğuğu sevmediğim için.
 
 
                 Başka ağaçları da hane halkının kendi zevkine göre seçip adını vermesine izin vermişti. Mesela ben  leylak ağaçlarını, ablam mor akasyayı, kardeşim yedi veren gülü, ağabeyim manolyayı büyük ablam hanımelini seçip bakımlarını üstlenmiştik..  “Anneee seninki hangisi?” diye sorduğumda,   “sizler.. ” demişti...
 
Ben, annemin çocuklarını sevişinin de romanlara konu olacağını bilirdim..
 

28 Eylül 2012 Cuma

26 Eylül 2012 Çarşamba

KAPILAR'ın dili olsa!!..



Ne zaman otursam bilgisayarın başına.. ne zaman aklıma yazmak düşse, hep kapılarla ilgili bir yazı yazmak isterim.. hatta aklımda mecaz olarak kurgularım.. başlarım yazmaya.. ama gerisi gelmez bir türlü.. daha yazmadan ilk satırı silerim!! "Böyle olmaz" der içimdeki ukalâ!! .. “resimler nerde?? Sen olması öyle güç hatta mümkün olmayan şeyler anlatıyorsun ki inanılması mümkün değil.. kanıt gerekli!!"  der!..  Yani daha açamadan açmayı düşündüğüm kapıyı yüzüme kapayıverir..

Güzel insanlar.. benim sevgili Dostlarım.. 7 eylül 2003 de  oğlumu bir güzelin kolunda yolcu ettiğimde evimizden, yüreğimin damarı gidenin ayağına takılmış da, yerinden  kopacakmış gibi hissettiğim.. .. kulaklarımın içinde gittikçe büyüyen bir balonun sesleri duymamı engellediği.. dik duruşumu bozmamak için gözümdeki tuzlu suyun akmasını engellediğim ama yakmasını engelleyemediğim o gün, o hani "yalnızlık" ve "tek başınalık" farklı diye akılları sıra edebiyat parçalayan ne kadar insan varsa hepsini öldürebilirdim.
 
Amma uzun oldu cümle.. mutlaka bir hata vardır bir yerinde.. edebiyat hocam hep ikaz ederdi beni.. “uzun cümle konuyu dağıtır hataya davetiye çıkartır” diye.. Bugün böyle daldan dala atlayıp o kapı senin bu kapı benim dolaşmak istiyorum..

Birer birer kapılar yüzüme kapanalı.. ve ben, Ohh be tek başıma artık kimseye hesap vermeden veya hiç kimsenin kıçını toplamam gerekmeden HÜR ve de ÖZGÜR yaşayabilirim diye düşündüğümde baktım ki, açık zannettiğim yerde zaten kapı yokmuş! Ve açılacak zannettiğim başka kapıların kilidi paslanalı ne çok olmuş da haberim yokmuş!! 

Yine uzun oldu cümle  ama siz hatalı da olsa benim yazdığımı değil şu an sizlere ne yazmak istediğimi biliyorsunuz..  sohbet ettiğimi biliyorsunuz o nedenle varsa eğer, düşük cümleler hoş görülür umarım.. kelimelerimin anlattıkları “düşük” olmasın yeter ki..

Daha anlatmaya başlayamadığımın da farkındayım!:) 
O gün, yani benim tek başıma kalıp aynalardaki aksimin kafasını (!) kırdığım gün evdeki bilgisayar ilişti gözüme.. Oğlumun bir blogda sitesinin olduğunu ve yazılar yazdığını biliyordum.. Ne blogcudan haberim vardı ne de blog spottan!! Bir arkadaşının kurduğu ve yine gençlerin anlatmaya değer buldukları anılarını fikirlerini yazdığı bir siteydi..  inanın adını bile unuttum.. orada bir sayfa açtım kendime.. açana kadar canım çıktı ama becerdim.. önce okuduklarıma “mami” rumuzu ile yorumlar yaptım.. sonra kısacık “kapımı hiç çalan yok” diye yazdım..  ve çıktım..  
O zamanki e.mail adresim olan hotmaile gelen maillere forwardlara daldım.. ve unuttum gitti.. Aradan geçen uzunca bir zaman sonra hatırlayıp açtığımda, attığım çığlıktan kendim ürktüm.. çünki tam 11 tane  yorum vardı… Yani... aman allahım.. hiç tanımadığım, gerçek adlarını bile bilmediğim insanlar... “tık..tık..”  “heyyysss.. kimse yok mu”  "hu-huu mamiii”  “ kapı açık yahu!!” “aha da girdim!”   ve hatırlayamadığım daha pek çok yorumlar yazmışlardı..
Ve benim Burağın annesi olduğumu keşfedince de hepsinin mamisi olmuştum..

Bir süre sonra, kendimle barışmaya, tek başına yaşamak başka yalnızlık başka diyenleri artık öldürmeyi düşünmediğim kıvama geldiğimde; o bloğun sahibi askere gitti ve bloğu kapatıverdi. Uzunca bir süre tekbaşıma olduğumu bile farketmeden "Albümdekiler"i bitirdim.. Sonra “selen” yani bana ilk mami diyen varlık, blogcuyu tanıttı .. ve ben orada “hasretsenfonileri” adıyla bir kapı açtım yaşamıma..


Dün gibi hatırlıyorum   yok yok pardon bugün gibi hatırlıyorum çünki 26 eylül' idi tarih!.. :)
 
Üç yıl boyunca tanıdığıma hiç pişman olmadığım insanlarla sanalda dost olmanın farklı ve garip heyecanını yaşadım.. Her yeni kapı açılışında ufkumda yüzlerce kapının açıldığını farkettim.. Sonra.. her güzel giden düzenin bozulması şartmış gibi blogcu basit yaklaşımlara prim vermeye başlayınca oradan ayrılıp, daha önce blogcuda olup blogspota geçen dostların çağrısına uyarak buraya taşındım.
Yani o kapıyı isteyerek kapattım ve tedirgin bir duygu ile tanımadığım bir boşluğa adım attım.. Yurt dışına çıkanlarınız bilir.. hani bir türk gördüğünüzde boynuna atlayasınız gelir ya, (benim Stockholm’de,  henüz Türkiye'de bilinmeyen MC Donalds denen ve ilk defa görüp tattığım ürünü getirenin Türk olduğunu anlayınca  boynuna sarılışım gibi) blogspotta da beni karşılayanların, ben aramadan beni bulanların samimi sevinçleri, unutalı çok uzun yıllar olan duyguları yeniden hatırlattı bana..

Bu nedenle bazılarınızı gerçekten mamisiymişim gibi... bazılarınızı sanki ben okutmuşum gibi.. bazılarına kırgın, bazılarına kızgın olsam da; pek çoğunuza hiç tanımadan hayran olup saygı duyduğum, tanıdıklarımı özlediğim.. sanki bir ailenin bireyleri gibi.. sanki bir öğretmenler odasında oturan öğretmenler ve öğrencilerim gibi düşündüm hepinizi.


Bazen bir tesadüf olur.. ömre bedeldir..
bazen bir tesadüf, ölümden beterdir.

Yani güzeldi demek istiyorum.. her şeye rağmen.. sizleri tanımak.. 6 yıldır..

 
 

21 Eylül 2012 Cuma

14 Eylül 2012 Cuma

... (6. Bölüm)

Gülsen Varol
***

Cehennem Deresi  (bölümVI)



 

***                                                                ./..


7 Eylül 2012 Cuma

... (5. Bölüm)

Gülsen Varol
***

Cehennem deresi..   (bölüm V)



****

                                                                 ./..