[go: up one dir, main page]

28 Ağustos 2015 Cuma

Doğal çelişki..

Duygusal ilişkilerin değişen duyguları..

Kadın veya erkek hiç fark etmez.. İlişkilerdeki duygular hep aynı seyri takip eder genelde.. Bir ufak farkla, ki kadın bunu, yani ister duygusal ister bedensel olsun ilişkisini ve duygularını, güvendiği dostlarına ya da kendisine çok yakın bulduğuna anlatır ama erkek bu konuda konuşmaz. Ancak, burada okuyacağınız bahse konu olan duygular her iki cins için de birebir aynıdır..

Hani hissedersin.. bir türlü eskisi gibi değildir muhabbet.. heyecan yorgundur sanki, coşkuya ara vermiştir.. Hani önceleri, devamı için hiç çaba göstermesen de, her gece gözünü yumduğunda ve her sabah gözünü aralarken aklına düşen kişi artık sıraya dizilen düşüncelerin sonlarında yer almaktadır.. O aramak ve aranmak duygusunun seni rahat bıraktığını ve aranmamış olmanın artık seni gıdıklamadığını farkedersin hayretle.. Ama tam o sıralarda bu defa alışkanlık denen kenenin emrine girersin.. yine aynı muhabbet… yine aynı içtenlik ama bir ufak fark, sohbetin zamanı azalmıştır.. bu sohbet telefonla yapılıyor ise mutlaka makul ve hoş karşılanacak sebepler sıralanır ilk zamanlarda.. buluşma gezme ve görüşme şeklinde ise sık sık koldaki saate gitmektedir gözler..

Birden, karşında oturanın çok kilo almış olduğunu fark edersin göbeğine bakıp.. veya mutat sarılmalarda, allah allah ter mi kokuyor ne? diye düşünürsün seni rahatsız eden kokuyu hissedip..
Sonra hiç adetin olmadığı halde, hatta kişiliğine ters düşüp kendini kendi gözünde küçültse bile, yalanlara gelir sıra.. İşinde aksi giden olaylar vardır… Evden kaynaklanan bir sorunu çözmen gerekmektedir.. annen/baban rahatsızdır ve acilen memlekete gitmen gerekmiştir.. Grip salgınından payını almışsındır tadın yoktur… vs.. vs.. Bunların ak yalan olduğunu düşünürsün kendini rahatlatmak için.. sonra başında “ ak ” olan yalanlar gelir aklına!! Beynin düşüncelerindeki konuyu değiştirme yarışına girip, güncel olaylara ilgini çekmeye çalışır ama ruhunun iştahı kaçmıştır bir kere..

Bir de bunun, trajikomik olan versiyonu var.. Hiç tanışmadan, yüz yüze gelmeden, yazışma şeklinde olanı!!.. Ve maalesef aklı olan olmayan hemen hemen herkesin başına gelen ve sonucunda kıçına bile sallamaması gerektiğini geç de olsa fark ettiği..

Karşımdakinin ister doğru ister eğri olsun duygularına saygı duyarım.. onunla sevinir onunla dertlenirim.. Bazen de aklıma her geldiğinde kahkahalarla gülerim ibret-i alem olması gerekene..

Bir gün bir arkadaşımı ağlarken gördüm.. Hiç adetim olmadığı halde nedenini sordum.. (sormaz olaydım) Bana bir yıl kadar önce masum bir gönül ilişkisinden bahsettiğini hatırladım anlatmaya başladığında .. çok uzun boylu, spora meraklı bir hayrana duyduğu dayanılması güç bir aşktı kapılıp gittiği..


Merak, kediyi öldürür diye bir sözün insan versiyonuna adapte edilmişini seyrettiğimi bilemezdim tabii. Arkadaşın, merakına yenilip uzun uğraşlardan sonra o kişinin memleketini ve adresini bulup.. gidip.. kişiyi görüp.. karşısında kısacık boylu, pantolonun beli göbeğinin altında kalmış bir zat ile karşılaşınca da, yıkılan hayallerinin enkazı altından zor kurtulup kaçtığını.. İşte o an tutamadım kendimi başladım gülmeye..

Gönlünüze gem vurmanıza gerek yok.. kırbaç vurmanıza da gerek olmadığı gibi.. inanın o, serazat takılıp istediği an istediğine doğru şaha kalkıp dört nala uçarak gidecektir.. Yeter ki kırıklarını toplarken, pişmanlıklar ibret alınası olsun.


.. Yoksa, gönül bu!! Ota da konar...  çiçeğe de!.. :)




 

20 Ağustos 2015 Perşembe

HÜR olmanın açılımı!..


'Hür olmak..' Yani bir anlamda, insanın, kendi kendisinin efendisi olması!

Lügatte.. sonra internette aradım.. pek çok aklına güvendiklerime sordum.. soruşturdum.. "Yalnızlık" dediler sözleşmiş gibi. 'Nasıl olur?' ..  diyemedim. Dedim aslında ama sesim çıkmadı,  içimden seslenişimi ve sorularımı da duyan olduğunu sanmıyorum. "Yalnızlık olur mu hiç" diyemedim!.. "hayret bir şey, ne kadar saçma bir tanımlama" da diyemedim.. Sadece düşündüm.. uzunca bir süre..  hani arpacık kumrusu gibi denir ya.. ne demekse hah işte aynen öyle! 

Sonunda, acaba kendi kendisinin efendisi olabilmek kaç kişiye nasip olmuştur diye düşündüm.. Siz de bir düşünün isterseniz.

Açılımı pek iç açıcı olmasa da , insanın istediğini istediği an yapabilmesinin, istemediğini mazeret beyan etmeden yapmamasının,  ya da anlatabilse sayfalar dolacak kadar kırdığının, sattığın ya da satın aldığının, attığının veya yenilediğinin hesabını soracak kimsenin olmamasının, açık bıraktığı kapının ya da duymadığı kapı zilinin, cevapsız bırakılan telefonların, ister her gün ister haftada bir, duş atında saatlerce kurduğu hayallerin, bütçesi bir ay sadece tost yemeye mahkûm edecek olsa da kendisine ikram ettiği en pahalı yiyeceğin, kızdığı ya da kırıldığında sebepsiz zannettiği göz yaşlarının nedenini soran sorgulayan olmayışının.. Yani söyler misiniz:

Tek başına hür yaşamanın neresi YALNIZLIK?

15 Ağustos 2015 Cumartesi

Eğer.. bir gün Kendinizle hesaplaşmak isterseniz..


Benim için kendimle hesaplaşmamın en güzel ve en dürüst yolu YAZMAK!!
İtiraflarımı, inkâra kalkmadan yazarak yapabildiğim sayfalar, yazdığım roman sayfalarından daha kalın..

 
Bir kelimeyi en çıplak ama en gerçek anlamı ile kullanabilmenin özgürlüğüne alışan kalemime engel olmam mümkün değil.
Çünki bu, bunca yıl kendime karşı dürüst olmanın huzurunu yaşattı bana..
 
Zaman zaman o yazdıklarımı okuma dürtüsüne engel olamadığımda, bazılarını yazanın ben olduğum konusunda tereddütlere düştüğüm, sonra hepsi için, "ya biri okursa" diye endişeye kapıldığım oluyor ama bu, bana engel olmaktan çok uzak bir duygu olarak kalıyor.. Hatta bazen bir kısmını sizlerle paylaşmak gibi aşüfte bir dürtünün esiri de oluyorum bugün olduğum gibi.. Sonra, bu paylaşma isteğimin sır paylaşması değil de düşünce paylaşımı olacağını  ve bunu okuyan herkesin de bunu anlayacağını düşünerek kendimi rahatlatıyorum..

Hep takılmıştır aklıma mesela.. Ortalarda olmak nasıl bir duygudur acaba diye?.. Yani ortalara dökülmek, ortalık malı olmak  anlamında değil.. uçlarda olmamak, "normal" olmak anlamında..

Zira hiç bir zaman hiç bir konuda ılıman bir iklim içinde olamadım ben .. Benim için ya "hep" olmalıydı her şey.. ya da "hiç"! 
Bu yüzden,  ya gökyüzünde uçtum özgürce, ya da tam tersi yerin diplerinde süründüm tutsak misali.. Bu sadece, sadece duygu anlamında değil her konuda geçerli oldu ve beni yordu ve canıma okudu!..
 
"Bilgi öğrenme"  hastası bir insan olarak doğmuşum öyle de gitmekteyim..  Hani dört kolludan başımı çıkartıp, içine konduğumun dizaynı ile ilgili bilgi isteyebilirim!.. :))

Hadi buraya kadar hoş karşılansın hoş görülsün.. Ama bir de bunun hiç hoş olmayan yönleri var.. Hele hele bir de, anlamak istediğim veya yapmaya kalktığım şeyi anlamakta zorlanayım veya yapamayacağımı anlayayım.. işte iplerin koptuğu an “o”  an!.. Kendimi hiç ama hiç sevmiyorum o anlarda.. Her konuda her acıya dayanıklı bir yapıya sahip iken bu konuda bu feveran niye?.. Her şeyi yıkıp kırmak, kendimi cezalandırmak, en sevdiğim şeyden veya kişiden kendimi mahrum bırakmak gibi sadistçe bir düşüncenin beni teslim almasına neden hâlâ engel olamıyorum acaba?..
 
Herhangi bir şeyi yapamamamın artık normal karşılanması gereken bir ömür dönemecinde olduğum halde, hâlâ aç bir süngere benzeyen beynimle neden kendime bu işkence bir bilsem..

Her insan, yani herkes bir gün bir konuda kendisi ile hesaplaşır.. Hem de dürüstçe! "tavsiye" kelimesinin içeriği, "tecrübe" ile ikiz kardeş olmalı bence.. yani lâf ola beri gele tavsiyeler, ilgi çekme motifinin sunuluşu şeklinde ise, sunan kişiyi komik ve zavallı duruma düşürmekten başka bir işe yaramaz ayrıca sunulan kişinin de işine yaramaz! 
O nedenle bana göre tavsiye, edinilen tecrübenin açılımı olmalı!

Yani demem o ki, insanın kendisiyle en dürüst hesaplaşması, pişmanlıklarını.. dertlerini.. çaresizliklerini.. günah ya da sevaplarını  yazması olmalı.
Çok zor hatta tehlikeli olsa da!  




 

1 Ağustos 2015 Cumartesi

Sabrın yırtılışı..

 
 
Alabildiğine özgür yine bugün
dertlerim..
Bir koşu açıp kapağını geçmişin,
damardan giriyorlar
yüreğime..
Duyulmasın diye sabrın yırtılışı,
diplerine çekiliyorum
in’ lerimin..


Sancı çekiyorum… kıvranıyorum. Doluya koysam almayacak biliyorum. boşa koysam… zaten boşta! bu boşu boşuna çektiğim sancılar!.. Oysa nasıl da konuştururum tecrübelerimi bu konuda… ah!!!  "karar vermek" konusunda uzmanım diyebilirim! Karar vermek! "yapmamaya" karar verdiğinde, adına karar verememek denen!. ya da yapmaya karar verdiğinde, yapmamak için verdiğin kararı bozduğundan, adına kararsız denen!..

Hadi bir daha okuyun ne olur yazdıklarımı..
ve anlatamadığımı anlatabilmek için çektiğim sancıları anladığınızı söyleyin bana..

Hiç pişman olmadığını söylediğin kararların için üzülmezken, kararsız kaldıkların için yıllarca gözyaşı dökmen… “keşke” lerin birbirleri ile yarış ederek.. seni ezerek.. beynine hücum edişi! Aslında verdiğine hiç üzülmediğin karar, o kararlar içindir.. Sor yüreğine .. bak sor istersen.. kimse ile paylaşmana gerek yok.. hani unutamadığın.. aklının duvarından hiç silinmeyen o gölgeler için hiç pişman olmadığını söylediğin ya da düşündüğün kararlarına bir bak.. ve dürüstçe fısıltı halinde konuş içindeki zavallıyla veya zalimle.. yüreğinin sancılarını dindir.. Pişmanım de! Yaptığın ya da yapmadığın için! Veya, sebep her ne olursa olsun “iyi ki yaptım” de! ver/eme/diğin kararlar için.

Sancılar esir alınca beyni, adına pişmanlık denen solucan iğrenç kıvrımlarıyla başlar bir uzayıp bir kısalarak yürekten beyne yürümeye.. Ben o solucanı tanırım.. pis bir şeydir.. kusası gelir insanın.. ben mi ? diye başlayan soruları kendine sordurmaya başladığında.. "ben mi yaptım"  "ben mi yazdım" "ben mi gittim" "ben miyim o iğrenç kaftana bürünen?” diye.. 


 Herkesin farklı, ya daha yoğun, ya da daha masum parantez içleri vardır..  ama vardır eminim! Ve o iğrenç solucan herkes için aynı şekilde bir kısalıp bir uzayarak sürünür beyne.. aynıdır!..

En zoru hatta imkânsızı gibi düşünülse de..

Veda etmeye karar vermek, en kolayıdır!.