[go: up one dir, main page]

30 Haziran 2010 Çarşamba

bir AŞK ŞİİRİ..


Hasan Hüseyin’i, sevdiğim şair Nazım’ı mertçe sevdiği ve yüreklice anlatıp unutmadığı için severim..



Hasan Hüseyin’i, mükemmel bir şair olduğu için, sevdiklerim de sevdiği için, ve mor çiçekleri sevdiği için severim!..





Hasan Hüseyin’i, aşkı böylesine mükemmel, böylesine alçakgönüllü anlatabildiği için severim..






AŞK ŞİİRİ... 



Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin
Çünkü aşk şiirden önce gelir sende
   Oysa şiir önünde gitmelidir herşeyin..


Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin
Çünkü aşk
Kavganın içindedir
ve sen
İçindesin kavganın.
Elmayı kokusundan
güvercini biçiminden soyutlamaktır
yaşamak denilen kavgayı aşksız düşünmek..


Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin
Öpüşmek başka şeydir yiğidim
Öpüşmeyi düşünmek başka..
Sevişmek başka şeydir güzelim
Sevişmeyi düşünmek başka!


Sende yaprak -iki gözüm-
Sende yıldız -yürek sızım-
Sende su
Sende bu dört boyutlu kaçma tutkusu
atlıkarıncadan geceleyin
bakmaktır lunaparka!!


Sen aşk şiiri yazamazın Hasan Hüseyin
Çünkü sen ilkyaz yağmurlarında çırılçıplak
dolaşır gibi sıcak morlarda
içer gibi morları
düşer gibi morlara
yaşarsın aşkı iliklerinde..
Çünkü sen iki düşman ucun bileşkesisin
Acısısın kavuşmanın
Ayrılmanın sevincisin.

Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin
Çünkü aşkın kendisidir şiirin
Oysa sen
Oysa aşk
  Oysa ben..


Sen aşk şiiri yazamazsın Hasan Hüseyin!






Hasan Hüseyin Korkmazgil



Herkesin tanıdığı, hayatında yer verdiği,  yer vermediği,  hayatına bir şekilde giren,  hayatından sebepli ya da sebepsiz çıkan,  bir tanıdığı  "Hasan Hüseyin" vardır mutlaka. . Mutlaka vardır!   "sen aşk şiiri yazamazsın ..... ....... " parantezindeki boşluğa adı yazılan!


Rahmetle ve saygıyla analım büyük ustayı.. 


26 Haziran 2010 Cumartesi

SONSUZ TEŞEKKÜRLERİMİ SUNUYORUM..

Hep eksik kaldığını düşündüm... Boşluklar arasını dolduramadığımı.. Yetmediğini... "teşekkür" kelimesinin insanı nasıl acze düşürebildiğini yaşadım..
Bu yüzden, bir kere daha herkesin huzurunda hepinize tek tek teşekkür etmek istedim..

Bir papatya ile.


                                                 


            Kısa bir süre önce yayınlanan kitabım "Albümdekiler" ikinci baskısını yaptı en çok satanlar adı ile SAYENİZDE!...
           Evet.. tüm okuyanların, tavsiye edenlerin, beğenenlerin, bloglarında anlatanların,  o anlatılanlara yorum yapanların,  özel olarak yorumlarıyla bana görünmez kanatlar takanların sayesinde..


Evet sizler,   bir emeğin helâl edilmesinin büyüklüğünü hissetmeme sebep oldunuz..
Evet sizler,  "Albümdekiler" i okuyanları tanımak mutluluğuna erişsem de, göremediğim tanıyamadığım için kahrolsam da, hepinizle artık  "BİZ" olduğumuza inandım..


             Ve, zaman zaman dilimin döndüğünce, kalemim yettiğince, mutluluğuma yer verdiğim sayfalarıma,  bugün sayfasında kitabımı ve ailemin bir bireyini anlatan, bende çok özel yeri olan özel insan Sufi-Saja 'mı da ekledim..

Paylaşmak istediklerim
-  Ankara'daki limanım
-  KADI'nın KÖY'ü
-  İlginin dorukları 

başlıklı sayfalarımda bana özel olduğumu ve en önemlisi sevildiğimi/takdir edildiğimi hissettirip yaşatan dostlarıma yer verdim.


Bana ulaşan ya da ulaşamayan BİZ olduklarımıza, katıksız sevgimle ayrı ayrı sarılarak bir kere daha TEŞEKKÜR ediyorum..


NE MUTLU BANA!


24 Haziran 2010 Perşembe

yeşerttiğim teselli !!


          Sanki o olayları yaşayan ben değilmişim gibi.. Anlattığım yaşanmışları, eski yazılarımı ya da şiirlerimi tekrar okuduğumda, içimi önce bir sessizlik kaplıyor.. sonra silik bir mutluluk!.. Bazılarını sanki başkası yazmış gibi okuduğum eski kayıtlı yazılarımı düzenlemek isterken, ister istemez okuyorum yeniden.. "silinesi" mi, "saklanası" mı? diye…
karar vermek için!       
          Ve bazen, kendimden utanmama sebep olan “hafızayı beşer nisyanla malûldür” cümlesini birebir yaşamama sebep oluyor o yazdıklarım.. Kim için yazıldığını hatırlamakta zorlandığım!!. Ama,  zorladıkça hafızayı, bazen kim için yazıldığını bulduğum !!.


        Yazıldığı zaman dilimi içindeki üzüntülerimi kahırlarımı yaşayan sanki başkasıymış gibi  ve  “ne gerek varmış” parantezi içinde hatırlayarak okuyorum, öylece.. hissizce.. kördüğüm olarak kalmış unutulanları!..
Meselâ:

İşte o zaman
sağanak bastırır yanakları..
Bir olur başlamasıyla bitmesi,
ne zaman aklıma düşse gitmesi!
Sonra bir ferahlık,
bir ferahlık ki sorma gitsin..
Bırak gitsin!

1971/Babil

demişim...yıllar önce Babil'de çektirilen bir resmin arkasına.. Şimdi, yine yıllar önce yayımladığım bir yazımda, bu  şiirim için yapılan yorumları okuyorum. Ve.. “bırak gitsin hocam!” diyene yürekten hak vererek, aklımda saklı duran yorumun üstüne “silinesi” damgasını vurup bırakıyorum gitsin diye!



Çünki,
 Gidene kal demeyeceksin...

Gidene kal demek zavallılara,
Kalana git demek terbiyesizlere,
Dönmeyene dön demek acizlere,
Hak edene git demek asillere yakışır.

Kimseye hak ettiğinden fazla değer verme,
yoksa değersiz olan hep sen olursun...


demiş Nietzsche..
        İçimde buruk bir acıyla OKU yorum ve seyrediyorum şiiri.. Sonra, yeşerttiğim teselli ile, 'demek ki' diye avutuyorum kendimi;
"demek ki, bu kahroluş sebebine sebep olanı da, bir gün hatırlamayacak bu nasırlı hafıza!


   

21 Haziran 2010 Pazartesi

"ilk" ..kısa şiir..

Unutulmayan anılar mı demeliyim, hatrımda kalanlar mı?..
Yoksa ikisi de aynı  mı?
..  Neden bana farklıymış gibi geliyor acaba??



             Hangi konuda olursa olsun, doğruyu ya da yanlışı öğrenme, bir anlamda doğanın emridir. Ama “öğretme” nin emir yolları farklı!. Bilgelik isteyen bir iş. Ayrıca, bu iş sadece okullarda da yapılmıyor, yapılamıyor. Bir insanda “öğretme” yeteneği varsa, önce kendisi öğreniyor sonra da öğrendiklerini net ve doğru olarak aktarabiliyor.
Öğretmen deniyor(du) bu mümtaz kişiliğe sahip olanlara!

            Kapatıldığı için uzun yıllar eğitimine ara veren Bursa Kız Öğretmen Okulunun yeniden açılmasında unutulmayacak hizmetleri olan sayın Fatma Varış, okulun eğitim sisteminin, batı ülkelerinin eğitim sistemine uyarlanmasını sağlamıştı. İngilizce-felsefe-ve pedagoji derslerini de okutan ve okulun müdürü olan sevgili müdiremiz Fatma Varış, okuttuğu ingilizce derslerinde (göstererek/çizerek anlat - show and tell) adını verdiği bir ders koymuştu. Türkiyedeki tek yabancı dil eğitimi veren (haftada 12 saat) bu öğretmen okulundaki ingilizce show and tell saatinde, o hafta içinde veya o hafta sonunda başımızdan geçen, ya da şahit olduğumuz bir olayı veya düşüncelerimizi tahtaya çizerek anlatmamızı isterdi.
         İngilizcenin kafasını gözünü yara yara tahtaya çöp bacaklı kibrit kızlar oğlanlar çize çize, zaman zaman uydurduğumuz olayları anlatır not alırdık. Hafta sonu çarşı izninde gizli kalması gereken konuları anlatan olursa afaroz edilir ve yemeğine tuzluk boşaltılırdı!!..

                 Bir gün, sıra bende olmadığı halde numaramı okuyup tahtaya kaldırdı beni. Kalktım ama aklımda bir kelime bile yok, ne çizip anlatacağımı da bilmiyorum. Üstelik, bu derste tek kelime türkçe konuşanın, ağzıyla kuş tutsa  "0" alacağını da biliyorum.. Kısa bir tereddütten sonra “battı balık..” dedim içimden ve tahtaya neredeyse tahta büyüklüğünde bir dikdörtgen çizdim ortasına da bir nokta koydum ve tebeşiri bıraktım! ..”Bu ne?” diye sordu ingilizce, tek kaşı havada!!. Ben de “scene” dedim.. Gözleri ışıldadı "sahne" kelimesini duyunca.. Hafta sonu gittiğim bir filmi ya da tiyatroyu anlatacak kadar ingilizceme güvenmeme şaşırarak, biraz alaycı bir sesle “realy?” dedikten sonra noktayı işaret edip “bu ne?” diye sordu bu sefer.. Ben de “its me” dedim ve devam ettim.” Burası bir sahne ve ben de orada şiirler okuyorum”.. Gerçekten ilgisini çekti ve “şimdi bize oku aynı şiiri” dedi. Ezbere bildiğim ve bana ayrıldığım sevgilimi hatırlattığı için gurbette her gece ağlayarak ezberlediğim tek ingilizce şiir olan Annabel Lee' yi okumaya başladım. Ama gözlerim mi şartlanmıştı bilemem, “long long ago..” dedikten sonra ağlamama engel olamadım.. “he was a child....”  dedim, gerisi yok!
               Fatma Varış kürsüden inip yanıma geldi, elini omuzuma koydu, tahtaya çizdiğim sahne(!)yi gösterip “orada kendi şiirlerini okumanı dilerim” dedi ingilizce olarak, sonra da,  bu söylediğini tercüme ettirip, “otur 10” dedi!.


“Eğer,
güneş bir gün
doğarsa,
battığı yerden,
Seni unutabilirim!.”


1956 yılında yazdığım ilk şiirimdi bu. Güzel bir yeni yıl kartı alıp, üstüne bu şiirimi yazarak, kimseye görünmeden müdür odasına girip masasının üstüne bırakmıştım. Aradan günler geçip beni odasına çağırmayınca da, kızdığını veya şiirimi beğenmediğini düşünüp üzülmüştüm.


            Okulların kapanmasına bir-iki hafta kala, okulun mutfağından, üç haşarı kız, ertesi gün için pişirilen kemalpaşa tatlılarından aşırıp, çatlayıncaya kadar  yerken yakalandığımız için, cezamızı öğrenmek üzere Müdire hanımın odasına girdiğimizde, masasına bıraktığım şiirli kartımı camlatıp odasının duvarına astığını gördüm!.. Kendimden utandım, yerin dibine girdim ..İçimden  "Keşke ölseydim" dediğimi, kaç kere dedim hatırlamıyorum!. Üzüntü, utanma ve mide fesadı,  gece fırlayan 40 derece ateşle kendisini gösterince, hastaneye kaldırıldım.


             Sabah ilk ziyaretime gelen Fatma Varış'tı. Ufacık tefecik minyon ve çok güzel bir kadındı ama gözümüze dev gibi görünürdü. Karyolama oturmadan üstüme doğru eğildi ve tane tane, "Bir gün, o unutamayacağını zannettiğini unutup yeni sevgilere yelken açacaksın ama asla odama çağrılmana  sebep olan hatanı ve mahcubiyetini unutamayacaksın. Çünki bu yüzden bugün buradasın" dedi.. Sonra yavaşça, belli belirsiz alnımı öpüp gitti.

            Çok haklıydı ama yanıldı! Haklıydı, hâlâ o odadaki mahcubiyetimin sebebini unutamadım...
           Yanıldı, çünki şiirlerimin pek çoğu, neredeyse kırk yılı aşkın süre   o ilk şiirimi yazdığım, unutulmadığı için yazıldı!.

.. Son şiirimin  hangisi olacağını da , kim için ve ne zaman yazılacağını  da bildiğimi zannediyorum sanki!..
Yanılmış olmayı cân-ı gönülden/yürekten dileyerek..


20 Haziran 2010 Pazar

5 Haziran 2010 Cumartesi

HAZİRAN' da ölmek zor!



(BİR MESLEKDAŞIMI SAYGI İLE ANIYORUM..)

sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
sokaktayım
gece leylâk ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı kentlerin
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere


“ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n'eylersin ki sonu yok! “


gece leylâk ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!


nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?


kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü memet diye diye

gece leylâk ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam
haziranda ölmek zor!
«uyarına gelirse
tepemde bir de çınar»
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
...  ...

demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara


yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran '63'ü
bir kırmızı gül dalı şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnın
bir kırmızı gül dalı
nâzım ustanın

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor


uy anam anam
haziranda ölmek zor!






Hasan Hüseyin KORKMAZGİL


(1927 Gürün - 26 Şubat 1984 Ankara)



Adana Erkek Lisesi (1948), Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü (1950) mezunu. Göksun'da (K.Maraş) başladığı öğretmenlikten siyasi eylemde bulunduğu gerekçesiyle atıldı, tutuklandı, hüküm giydi. Daha sonra Gürün'de ve Sivas'ta arzuhalcilik, tabela ve portre ressamlığı, inşaat işçiliği yaptı (1955-60). 1960'da İstanbul'a, sonra Ankara'ya yerleşti. Akis dergisinde çalıştı, bir süre de Forum dergisini yönetti (1968-70). Kızılırmak kitabı nedeniyle hakkında 142. maddeden dava açıldı, yargılandı, aklandı. Lise yıllarında şiir yazmaya başlayan Hasan Hüseyin'in ilk şiiri 1959'da Dost dergisinde çıktı. Bu yıllarda mizahi hikayeleri de yayımlandı. Kavel (1963) adlı kitabı ile 1964 Yeditepe Şiir Armağanı'nı, Kızılkuğu (1971) ile TRT'nin 1970 Sanat Başarı Ödülü'nü, Filizkıran Fırtınası (1981) ile 1981 Toprak ve Nevzat Üstün şiir ödüllerini aldı.

3 Haziran 2010 Perşembe

BEN DE.... "çok .. yorgunum..."



SEYİR DEFTERİNİ, BAŞKASI YAZSIN..

Seni sonsuz bir sevgi ve derin bir saygı ile anıyorum şairim..  /  3.haziran..

               
cem karaca nazım hikmet işbirliği | izlesene.com