[go: up one dir, main page]

30 Ağustos 2011 Salı

Uzaklardan göründü yollar...

         Olay, akşam balkon sefası yaparken, oğlumun durup dururken, “anne yurt dışında gittiğimiz yerleri hep senin gözünle de görmeye çalışıyorum” demesiyle başladı..

“O zaman mesele yok oğlum demek oluyor ki şu anda da görebiliyorsun” dememle de bitti…
Biz oğlumla birbirimize ne demek istediğimizi uzun uzun değil böyle ÖZ anlatırız hep!!..


Bir akşam son derece sakin, anne bana pasaportunu bir versene dedi.. önlerinde de karısı ile düzenlemeler yaptığı kâğıtlar dosyalar var… herhalde pasaportta olması gereken bir maddeye bakacaklar diye düşünüp pasaportumu zar zor arayıp (az bi şey de homurdanıp!!) bulup getirdim… İkisi bir ağızdan  "aa… yaşasın bu yeşil pasaport" demezler mi… Birinci dereceden emekli olan her devlet memuruna tanınan bir hak olduğunu, şahsıma özel bir durum olmadığını anlatmaya çalışırken “ama bunun kullanma süresi bitmiş” deyiverdiler..
Oğlum ne olduğunu sormamı beklemeden dosyayı açtı ve hazırladıkları muhteşem bir programı anlatmaya koyuldu.. Oğlak burcunun katı kesin inat ve kararlı ve asla kararından dönmeyen özelliği ile, benden habersiz bir tur ayarlamış.. Oldukça uzun… hani biraz, ”yaa öyle mi anacım o zaman al sana gezi” der gibi!! :)) Neyse cadılığın alemi yok!.. Yeşil olunca da pasaport, alan vergisi vesair vesair parası verilmiyormuş ve de en önemlisi vize işlemi yokmuş.. ondan sevinmişler..
Aman yaa inanın yazmak istediğim konuya daha giriş bile yapamadım iyi mi? Neyse konu gezimiz değil.. O, daha sonra.. hele bir gidip görelim.. fotoğraflarda olsun el sallayalım dostlara..


“Hemen” dedi “anne hemen yarın gidiyorsun fotoğrafçıya biyo… (bilmem ne) fotoğraf çektiriyorsun hemen”… Ertesi gün Kadıköy’de hem işler halledilecek hem visalar yatacak hem ödemeler alışverişler yapılacak hem de fotoğraf çektirilecek.. Sakın makyaj yapma diye tembih etmişti oğlum ama ben yaşamımdaki tek makyajım olan rujumu sürmeden tuvalete bile gitmediğimden yine hafifçe sürüverdim o gün de!..
Fotoğrafçıya gittiğimde o söyleyeceğim şeyi unuttum.. bioi.. biyo.. ı-ıh gerisi yok.. pasaport için vesikalık dedim.. adam yanındaki kutudan bir mendil uzatıp verdi.. şaşkınlığım nasıldı kim bilir ki siniri bozuldu göbeğini hoplata hoplata gülmeye başladı, sonra da “rucunu sil rucunu” dedi.. şebek organı ile ilişkili hale gelen dudaklarımla adamın karşısına geçip oturdum… “gözlüklerrrrr” dedi bir prof edası ile.. o kadar moralim bozuldu ki anlatamam.. benim bu dördüncü pasaport işlemim ve diğer hepsinde makyajım da var gözlüğüm de gözümde.. neyse çıkarttım gözlüğümü ve daha objektife bakacakken, “manalı bakma” demez mi?.. ve süphanallah!! “oyarım bu gözü sana mânâlı bakarsa” .. diyemedim tabii… .. “1 saat sonra gel al.” dediğinde sokağı yarılamıştım.. Hemen Baylan’a girdim… kup griye yemeliyim… kendime gelmeliyim.. adama bak yahu delimi ne… diye söyelene söylene bir saat oturdum hem kupu hem de tüm gazeteleri bitirdim…
Ewwet… işte şimdi başlıyorum anlatacağıma.. Çüş müş demeyin başınıza gelsin diye ahhh ederim ona göre..


Kişi kendini bilmek gibi irfan mirfan …. Boş verin öyle beylik sözlere.. Ben kişilerin benim hakkımdaki düşüncelerine değer veririm ama görünüşüm ile ilgili fikirlerine hiç aldırmam. Yani dünya güzeli de bulunsam kabarmam hindi gibi.. çok çirkinsin dense de eteğime sallamam.. !!!
Ama gerçekten çirkin olana ne güzelsin dendiğinde kendisi ile alay edildiğini anlamaz.. her kör malın bir kör alıcısı vardır diye düşünür.. ancak, çok çirkin bir insana, ne kadar çirkinsin denirse, o nsanın canı acır üzülür.. küser kırılır.. kızar..
Fotoğtafçıya girip “hazır mı” dedim.. “evet” dedi.. iki adet fotoğrafı elime tutuşturup 60 tl istedi.. ben parayı çok buldum ama yine de gık demeden çıkartıp içim cız ederek verdim şişkoya.. bu arada fotoğrafa bakmak aklıma gelmedi.. tam sokağa çıktığımda baktım ki… A-aaa gözlükler gözümde!!! E ee ama çıkarttım diye hatırlıyorum ??? hemen geri döndüm.. “afedersiniz ben gözlüklerimi çıkartmamış mıydım?” diye sordum… “çıkarttın abla çıkartmasan geçmez bu foto rötuşsuz olacak kanun bu” dedi.. “iyi de sanki gözlük varmış gibi görünüyor”.. dedim.. adam, PİS KOCA GÖBEKLİ ŞİŞKO…. Fotoğrafı elimden aldı baktı ve “abla onlar senin göz altının torbaları” deyiverdi…


Çok ayıp!… siz de hiç utanmadan gülmeye başladınız.. aman yarabbim zaten akşam oğluma anlattığımda girdiği gülme krizini ömrüm boyunca unutacağımı sanmıyorum..

Yalan söyletmeye teşvik olur diye fotoğrafımı yayınlamıyorum. Yoksa yayınlasa mıydım???


İyi ki sizlerin kahkahalarınız duyulmuyor!!. :))

29 Ağustos 2011 Pazartesi

NE GÜZELDİ (r) BAYRAMLAR!!..



Çan eğrisine hızlı giriş yaptığım (yoksa çıkış mı demeliyim?) şu arife gününde, aklıma şeker bile almak gelmediği için hayıflanırken, gelebilme ihtimali bile olmayanları hatırlayıp vazgeçtim üzülmekten..
Belki geçmişi, çocukluğumu, eski bayramları ve aile değerlerini bu kadar özlemle yâd edişim ondandır.. 
Yazılan bir yazı idi bugün yayınladığım.. okunan, beğenilen!..
Belki yeni okuyacak olanlar da beğenir diye düşündüm..:)) 
Her ne kadar benim için söylendiğini düşünsem de her günün bayram olduğunu;  yarın hepimizin ŞEKER BAYRAMI !.. 
ve 
30 Ağustos ZAFER BAYRAMI

KUTLU OLSUN..

Umarım, dinlemeniz ve dinlerken hiç bir şey düşünmeden, ya da düşünceler girdabında kaybolurken dinlenmeniz için sizlere bayram hediyesi olarak sunduğum müzik kutumu beğenirsiniz.. Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum. :))

***


Yorganın altında terden sırsıklam olmuştu ama bu gece mutlaka muradına nail olmalıydı!! Yarın bayramdı çünki.. Ve akşam üstü babasının elleri kolları dolu olarak yokuştan yukarı çıktığını görmüştü. Hatta arkasından gelen, küfesi ve elleri dolup taşan bir de hamal vardı.. O an verdi kararını. Bu gece bulacaktı onları! Böylece kararını uygulamaya koyuldu. Akşam yemeğinden sonra yalancı esneme numaraları ile uzun uzun ağzını açıp açıp kapattı, gerindi ve “ben yatıyorum” diyerek bayramlık pabuçlarını göğsüne bastırıp üst kata çıktı..


Yatak odaları, aralarında sürgülü kapı olan iki oda idi. Birinde ortanca ablası ile en küçük kardeşi yatıyordu, diğerinde yani onun odasında da en büyük abla ile kendisi yatıyordu.. Halinden çok memnundu çünkü bazı geceler yine böyle uyku numarası yaptığı gecelerden birinde, annesi ile büyük ablasının dertleşmelerini dinlemiş ve büyük bir aşkın sırrını öğrenmişti.. Sonra yine annesinin fısıltıyla ablasına okuduğu kendisi için yasak bazı romanları yine böyle derin uyku taklidi ile başından sonuna kadar dinlemişti!. Zaten oradan aklına geldi bu gece de uyumuş numarası yapmak!.. Ta geçen bayramdan ahdı vardı zaten, sakladıklarını mutlaka bulacaktı!


El ayak çekilip, sokaktaki bekçi düdüğüne, odadaki derin nefes alışlar ve kısık horlamalar eklenince, gecenin sessizliği(!) tamamlanmış oldu. Yavaşça kalktı yatağından ve gıcırdayan merdiven basamağını atlayıp (ki bu gıcırtıyı da annesinin icat ettiğinden adı gibi emindi) basmadan aşağı kata indi. Aslında aklını kaçıracak kadar korkuyordu karanlıktan, hatta altına kaçıracak kadar!.

Ama gündüz provasını yapmıştı aklından.. Aradığı mutfakta olamazdı çünki bunu bir konuşmasında karıncalardan yakınan annesi ağzından kaçırmıştı. Geriye koskoca salon ve iki oda kalıyordu.. Gündüz, aile büyüklerinin kendisi ile ilgili “bu yine bişeyler plânlıyor ha, uslu hali pek hayra alâmet değil” diye fısıltı halinde aralarında konuşmalarını duyduğundan, dikkat çekmemek için hazırlık yapamamıştı.. Ama babası elleri kolları dolu geldiğinde annesinin bütün hane halkını “hadi herkes doğru terasa” diye yönlendirmesinden sonra, üst kata çıktığında kulak kesilmiş ve ayak seslerinden ve hışırtılardan, gidiş gelişlerin salonda yoğunlaştığını farketmişti. Onun için önce salondan başladı aramaya.. Yavaş yavaş büfenin kapaklarını açıp eli ile yokladı. Işığı açamazdı sokak lâmbalarının aydınlatması ile sadece bir şeye çarpmayacak kadar önünü görebiliyordu..
                   Henüz beş yaşındaydı ama neleri başarabileceği konusunda ebeveynleri bir karara varamamışlardı. Çünkü bildikleri, bilmediğini zannettiklerinden fazlaydı. Dolaplarda, çekmecelerde ve büfenin camsız bölmelerinde yoktu aradığı.. Yorulmuştu üstelik.. bir de nasıl uykusu gelmişti .. bakmadığı bir tek piyano kalmıştı. “daha neler” diye aklından geçirirken, annesinin “onların aklı ile düşünüp bazı şeylere karar veriyorum ” dediğini hatırladı.. O zaman, demek ki annesi aradıklarının piyanoda saklı olduğunu hiç düşünemeyeceğini zannetmişti!
                  Usulca piyanonun yanına gitti. Tuş kapağını açmadı çünki oraya mendil bile sığmazdı. Akort hocasının yaptıklarını hatırladı ve alt kapağın mandalını çevirdi. Az kalsın üstüne devrilen koca kapağın altında kalıyordu.. İşte o an biraz kaçırdı altına.. çünki korkmuştu canı da yanmıştı ama aradıklarını da bulmuştu..
               Bütün paketler buradaydı işte.. sıra sıra paketlerin içinde bonbonlar.. ezmeler.. çikolatalar.. bademli, fıstıklı, üzümlü, portakallı olanlar.. içi yumuşak özel minik kâğıt tabakları içindeki şokolatlar!!! Hepsini halının üstüne çıkarttı .. kesekâğıtlarını ve kutuların kapaklarını açıp yemeye başladı..

***

Boğazından sokulan bir cismin canını çok yakmasıyla bağırarak kendine geldiğinde, bembeyaz bir yerdeydi başında tanımadığı beyaz gömlekli bir adam vardı. Arkasında duran göremediği kişilere “ne verdiniz ne yaptınız bu çocuğa” diye bağırıyordu.. Annesinin sesini duydu, ağlamaktan kısılan sesiyle “iki kilo çikolata yemiş doktor” dedi.. İşte o an ağlamaya başladı ve ondan sonra da uzun bir süre susmadı.. Korkmuştu.. canı yanıyordu.. üzülmüştü.. ve utanmıştı!


Babası onu kucağında taşıyarak evlerine dönerken “bir musibet bin hayırdan evlâdır” diyerek karısına öğütler vermiş, ” bundan sonraki bayramlar böyle delilik yapıp şekerleri saklamaz hepsini ortada bırakırsın. Bilmez misin ki yasaktır arzuyu kamçılayan” demişti...


.. İki ay sonraki  kurban bayramında olacakları da bugünden tahmin etmesi mümkün değildi tabii..


24 Ağustos 2011 Çarşamba

"kız çocuğu..."

“Bir kız çocuğunun büyümesi ne zaman biter acaba? İlk adet gördüğünde mi, 18 yaşını doldurunca mı, evlenince mi, saçına ilk ak düşünce mi? Bence hiçbiri değil. Bir kız çocuğu büyümez, kaç yaşına gelirse gelsin asla büyümüş gibi hissetmez kendini. Son nefesini içi arzularla, heyecanlarla dolu bir kız olarak verir. Ama değişim yaşar. Hayat o kızı sürekli değiştirir ve bu değişimlerin hiç şaşmayan bir aktörü vardır; Bir Erkek!”
***
Bu sözler bana ait değil...  Zülfü Livaneli'nin son kitabı "serenad" dan alınıp nihansum tarafından "söz uçar yazı kalır" bloğunda bizlere sunulan bir yazı.. 

"Aktör"e kadar olan her bir harfinin doğruluğunu yüreğimin dibine kadar kabul edip onaylarım. Ancak, sürekli değişikliklerin aktörü olarak sadece bir erkek figürünün bu denli yoğun ve kalıcı değişimi yaratabilecek güce sahip olduğunu kabul edemem.. Çünki bu güce, ister yapıcı ister yıkıcı, önce o figürün kendisinin inanıp  kabul etmesi gerekmekte.. (yıkıcı olabileceği konusunda pek itirazım olmasa da!)

Çok iyi tanıyorum o kız çocuğunu ben.. Hepiniz bilirsiniz o içinizdeki çocuğu.. Kiminiz gerçek çocuklarınızla haşır neşir olduğunuzdan, kiminiz o figür(!)le baş edemediğinizden.. ya da o çocuğun varlığından bile haberdar olmadan yaşayıp gittiğinizden belki de kayıtsız kalırsınız yazdıklarıma..

Zaman zaman içimden çıkmasına izin veriyorum o tatlı cadının... yaptığı delilikler, o dayanılmaz özgürlük tutkusu beni de peşinden sürükleyip götürüyor.. ama ip, her ne kadar pu.tun elindeyse de onun ipi de benim elimde!! :)) sözümden sapma raddelerine geldiğinde kendi başına buyruk olmaya takılmaya başladığında, çekip kitleyiveriyorum yüreğimin sol karıncığına!! :) 

Tahammül edemediğim geceler yaşıyorum çoğu zaman feryatlarına.. özlediklerine, tekrarını istediklerine kayıtsız kaldığımda da gün be gün sönen nefesine tahammülüm güçleşiyor.. O zaman ona farklı oyunlar ve oyuncaklar buluyorum.. seyahat gibi.. yorgunluktan geberinceye kadar ev işleri ile uğraşmak gibi... salonun ve hatta tüm evin odalarının hem yerlerini hem de eşyalarının yerlerini değiştirmek gibi.. hiç sevmediğim türden de olsa tüm müziklerin piyanomda yüksek ses pedalı ile çalınması gibi... Bir deli çılgınlıkla sonraları pişmanlığın doruğuna çıkacak kadar alış veriş yapıp, cüzdanın kasanın kesenin dibine darı ekmek gibi...  bunun dışında aklınıza ne geliyorsa...

Oh be!! dünya varmış.. ne o öyle mız..mız..mız!! "ya büyü ya defol git nereye gidersen.." diyorum içimdekine!. cevap yok!  iyi! demek ki işe yaramış çabalarım.. yaşıma başıma yakışmayacak düşünceler içinde olmanın al renginden kurtuldum çok şükür.. derken...  arka balkondan bakarken, gözüme  bahçenin neredeyse ayak bileğine kadar uzamış çimenleri ilişiyor...  bir koşu aşağıya iniyorum.. ayakkabılarımı parmağıma takıp yalınayak.. ıslak ve soğuk çimenlerde .. ödüm kopar üstelik börtü böcekten.. içimdeki korkunun, bedenimdeki titreşimlerini duyup, hadi yeter şimdi bir örümcek sokarsa görürsün gününü diyorum içimden.. ama o da duyuyor ve gülerek, aldırmadan koşmaya devam ediyor.. O zaman o çocuğun farkında olmadan aralanan kapıdan çıktığını anlıyorum.. boşa giden bütün uğraşlarım ve yorgunluklarım geliyor aklıma..

Sonra, yorgun, nefes nefese çimenlere sırt üstü uzandığımda, onun mutluluğunun aslında benim mutluluğum olduğunu farkediyorum.. Kalkıyorum....  koşuyorum... koşuyoruz!!! 





22 Ağustos 2011 Pazartesi

MUCİZELER !!...

Eğer hasta olmak istemiyorsan:


* ‘Duygularını anlatmalısın’


Saklanan ve baskılanan heyecanlar ve duygular gastrit, ülser, bel fıtığı, bel ağrıları gibi hastalıklara yol açar.
Zamanla da duyguların bastırılması kansere dönüşür.
Öyleyse sırlarımızı, hatalarımızı birileriyle paylaşmalıyız.
Diyalog, konuşma, kelime çok güçlü birer ilaç ve mükemmel birer terapidir.


Eğer hasta olmak istemiyorsan:


* ‘Karar vermelisin!


Kararsız kişi güvensiz endişe ve ıstırap içinde olur.
Kararsızlık sorunları, endişeleri ve çatışmaları çoğaltır.
İnsanlık tarihi kararlardan oluşur.
Karar vermek diğerlerinin kazanması için vazgeçmeyi ve avantajları kaybetmeyi kesinlikle bilmektir.
Kararsız kişiler mide rahatsızlığı, sinir hastalıkları ve cilt sorunları kurbanıdır.


Eğer hasta olmak istemiyorsan:

* ‘Olduğundan farklı yaşama’


Gerçeği saklayan, rol yapan her zaman mutlu olduğu görüntüsü veren, mükemmel görünmek isteyen kişi tonlarca ağırlığı biriktirmektedir.
Ayağı kilden bronz bir heykel gibidir.
Aldatıcı görünerek yaşamak kadar sağlık için kötü bir şey yoktur.
Kaderleri, ilaç, hastane ve acıdır.


Eğer hasta olmak istemiyorsan:


* ‘Kabullen


Reddecilik ve kendine saygı eksikliği, kendimizi kendimize yabancılaştırır.
Kendimizle barışık olmak sağlıklı yaşamın anahtarıdır.
Bunu kabul etmeyenler kıskanç, taklitçi, aşırı rekabetçi ve yıkıcı olurlar.
Eleştirileri kabullen
Bu bilgelik, akıllılık ve terapidir.


Eğer hasta olmak istemiyorsan:


* ‘Çözümler bul’


Olumsuz kişiler çözüm bulamazlar ve sorunları büyütürler.
Üzülmeyi, dedikoduyu ve kötümserliği tercih ederler
Karanlığı kovman için kibrit yakmalı ama çevreni aydınlatmak için yangın çıkartmamalı..
Arı ufacıktır ama var olan en tatlı şeylerden birisini üretir
Biz ne düşünüyorsak oyuz
Olumsuz düşünce hastalığa dönüşen negatif enerji üretir.


Eğer hasta olmak istemiyorsan


* ‘Güven’


Güvenmeyen kişi iletişim kuramaz
Açık olmadığından derin ve sağlam ilişkiler geliştiremez.
Gerçek arkadaşlıkların nasıl kurulabileceğini bilemez
Güven olmadan bir ilişki de olamaz
Güvensizlik insandaki inancın azlığıdır.


Eğer hasta olmak istemiyorsan:


...Hayatı Üzgün Yaşama....


Mizah. Kahkaha. Huzur. Mutluluk.
Bunlar sağlığa güç verir ve daha uzun bir yaşam getirir.
Mutlu kişi yaşadığı çevresini mutlu kılar ve geliştirir.
"İyi mizah kişiyi doktorun elinden korur".
Hiç bir şey yapamıyorsan Fıkra oku!!


Mutluluk, en güçlü sağlık ve onu koruyan terapidir.



18 Ağustos 2011 Perşembe

ÖĞRETMEK İSTEDİKLERİM..




MUHTEŞEM BİR HAFTA SONU.. 

Güzel,  nefis bir hava.. teni hafifçe okşayan rüzgârıyla bir ağustos sıcağı!.. hani yarısı yaz yarısı kış denen ağustos!!
Bir gece evvel benim sarışın afetime, sanki muhteşem yüzyıl filmini anlatır gibi Dolmabahçe sarayından bahsettim.. Masalımsı! Fotoğrafları ile kanıtlayarak..
Sabah kahvaltıdan sonra, babası “bugün nereye gitmek istersin” diye sorduğunda, “Dolmabahçe” diyeceğinden eminim .. :)
ve.. dedi!:)))


Güzel başladı serüvenimiz.. Dolmabahçe’nin önünde denize sıfır, nefis bir kafede gözlerimize ziyafet çektiğimiz manzara eşliğinde, midelerimize de ziyafet çekerek başladık güne..
Beni taklit etmeye çalıştığını farkettim.. duruşu konuşma şekli ve daha pek çok şeyi ile..Bu yaşlardaki  her çocuğun yaptığı gibi.. Hoşuma gitti.. :)

Sonra … bir saati aşkın bir süre yüzlerce insanın oluşturduğu kuyruğa girerek, ayakta Dolmabahçe sarayına girmek için bekledik.. yarısından fazlası yabancı olan kalabalığa bakıp “bunların hepsi turist burayı turistik bir yer zannetmişler” dedi son öğrencim!

Elimi acaip bir sıkılıkta tutarak ve anlattığım her bir olayın her bir cümlesini gözlerimin içine bakarak adeta süzerek aklına nakşedişini size nasıl anlatsam?
O benim son öğrencim.. öğretmek istediklerime vaktim yeter mi bilemem. Sanmam! Yettiği kadar..
 Kuyrukta beklerken arkadaşlık ettiği çocuklara dolmabahçe sarayını anlattı..
ve anladım ki teyp(!) güzel çalışıyor.. Gururlandım!!
yorulunca, banklara oturup kuyrukta ilerleyen insanları inceledik..  
 büfeden su aldık içtik.. su şişelerinin minik kapaklarına su doldurup kuşlar için
ağaç diplerine bırakışını tarifi imkânsız bir sevgiyle izledim..

Dolmabahçe Sarayı,
Avrupa sanatı üslûplarının bir karışımı olarak
1843-1856 yılları arasında inşa edilmiş.
İçinde sadece 5 ay yaşayabilen
Sultan Abdülmecit tarafından yaptırılmış.
Mimar Karabet Balyan’ın eseri.

Nihayet bahçesine girebildik...
MUHTEŞEM!!...
Her bir çiçek hakkında bile soru soran bir çocuk var yanımda ..
ve ben ne kadar mutluyum!!



5 saat süren ve o yaştaki bir çocuğun zor tahammül edebileceği yorgunluktan şikayetçi olmadan dönerken,  "en çok aklında kalan yer neresi oldu"  diye sordum.. istediğim cevabı verdi memnunum!..
cevabı verirken ağladı, beni de ağlattı..
Babası yanımızdan hızla uzaklaşıp sigara yaktı!!
“Atatürkün o uyuduğu bayraklı yatak beni çok etkiledi” dediği andı..
Dolmabahçe Sarayının 71 nolu odasında
Benim güzel kızım.. sarışın afetim… İmgem.. Eylül’üm..
Torunum!
Atamızın anısını seninle birlikte yâd ettiğimiz için
farklı, buruk,  derin bir mutluluk içindeyim..


Nöbet değiştiren askerleri alkışlayan,
hiç kımıldamadan saatlerce nöbet tutan asker için üzülen,  
"su versem içer mi susamıştır ama" diye kederlenen,
benim son öğrencim o!..
aynı zamanda ödüllü bir fotoğrafçı olan babasının
kuğuları çekişini dikkatle inceleyen bir kuğu o!

 BUYURUN .. GEZELİM.. 

FOTOĞRAF ÇEKMEK YASAKMIŞ !!   :)))

Muayede salonundaki 4.5 tonluk kristal avize..
her salonunda ayrı renk ve farklı markalardaki
duvar ve kuyruklu piyanoları..
Kristalden yapılmış billur korkuluklu saray merdiveni
Sultan hamamı
Muayede Salonunun kapısı..
Atatürk'ün naaşının katafalka konduğu yer..
HAREM..  Has bahçe
sultanlara değişmeyeceğim oğlum!

KAPIDAN ÇIKARKEN,
"bana bütün sarayları anlat babaanne" dedi...
NE MUTLU BANA.





1 Ağustos 2011 Pazartesi

ÖĞRENDİKLERİM..


Sonsuz bir karanlığın içinden doğdum.

Işığı gördüm, korktum.
Ağladım!.


Zamanla ışıkta yaşamayı öğrendim.
Karanlığı gördüm, korktum!.
Gün geldi,
sonsuz karanlığa uğurladım sevdiklerimi,
Ağladım.


Yaşamayı öğrendim.
Doğumun, hayatın bitmeye başladığı an olduğunu;
aradaki bölümün, ölümden çalınan zamanlar olduğunu
öğrendim.
Zamanı öğrendim!.


Yarıştım onunla...
Zamanla yarışılmayacağını,
zamanla barışılacağını, zamanla öğrendim!.


İnsanı öğrendim.
Sonra insanların içinde iyiler ve kötüler olduğunu...
Sonra da her insanın içinde
iyilik ve kötülük bulunduğunu öğrendim.


Sevmeyi öğrendim.
Sonra güvenmeyi....
Sonra da güvenin sevgiden daha kalıcı olduğunu,
sevginin, güvenin sağlam zemini üzerine kurulduğunu
öğrendim.


İnsan tenini öğrendim.
Sonra tenin altında bir ruh bulunduğunu.. .
Sonra da ruhun aslında tenin üstünde olduğunu öğrendim!.


Evreni öğrendim.
Sonra evreni aydınlatmanın yollarını öğrendim.
Sonunda evreni aydınlatabilmek için önce çevremi aydınlatabilmek gerektiğini öğrendim.


Ekmeği öğrendim.
Sonra barış için ekmeğin bolca üretilmesi gerektiğini.
Sonra da ekmeği hakça üleşmenin,
bolca üretmek kadar önemli olduğunu öğrendim.


Okumayı öğrendim.
Kendime yazıyı öğrettim sonra...
Ve bir süre sonra yazı, kendimi öğretti bana...


Gitmeyi öğrendim.
Sonra dayanamayıp dönmeyi...
Daha da sonra kendime rağmen gitmeyi...


Dünyaya tek başına meydan okumayı öğrendim genç yaşta...
Sonra kalabalıklarla birlikte yürümek gerektiği fikrine vardım. Sonra da asıl yürüyüşün kalabalıklara karşı olması gerektiğine aydım.


Düşünmeyi öğrendim.
Sonra kalıplar içinde düşünmeyi öğrendim.
Sonra sağlıklı düşünmenin, kalıpları yıkarak düşünmek
olduğunu öğrendim.


Namusun önemini öğrendim evde...
Sonra yoksundan namus beklemenin
namussuzluk olduğunu; gerçek namusun, günah elinin altındayken, günaha el sürmemek olduğunu öğrendim.


Gerçeği öğrendim bir gün,
ve gerçeğin acı olduğunu!...


Sonra dozunda acının, yemeğe olduğu kadar hayata da
“lezzet” kattığını öğrendim.


Her canlının ölümü tadacağını,
ama sadece bazılarının hayatı tadacağını öğrendim.


Ben dostlarımı ne kalbimle ne de aklımla sevdim,
Olur ya,
Kalp durur ...
Akıl unutur ...


Ben dostlarımı ruhumla sevdim.




MEVLâNA.