[go: up one dir, main page]

27 Kasım 2011 Pazar

Gönderilmemiş mektuplar..



Herkesin yazıp göndermediği hatta aklından geçirip dile getirmediği, dile getirdiklerini kalemle akıtmadığı mektupları vardır eminim..
Ben 13 yaşımda “gönderilmemiş mektuplar” diye bir roman okurken yakalanmıştım anneme.. Tam, esas oğlan, masasının üstündeki vazoya bakıp boş olduğunu fark ettiği an!. Bir hışımla, Orta Atlasın arasına gizleyip okuduğum romanı almış, ve “bunlar senin yaşın için gereksiz bilgiler kızım.. Söz! sen de 17 yaşına gel.. ben alıp hediye edeceğim sana “ demişti..

Ah anacığım ah… halbuki ben, benden büyük iki evli ablamdan ve dört bekar kuzenimden ve onların arkadaşları ile yaptıkları sohbetlerden yaşım için gereksiz(!) bütün bilgilerin hepsini duymuştum zaten.. Aşk denen duygunun insanı gülünç ve acınacak duruma getirdiğini anlayabilmem için 13 yaşımdan 17 yaşıma gelmeme gerek yoktu!!..


Yarım kalan romandaki kadın mektubunda diyordu ki, “ Bu posta paketinde bugüne kadar sana yazdığım ama göndermediğim mektuplar var.. eğer bir gün senin yaş gününde vazonda beyaz güller yoksa, bil ki artık ben de yokum.. bu demektir ki okunmamış mektupları artık okuyabilirsin” ..
Esas oğlan da, bir kucağında duran kutudaki yığınla mektuplara bir de boş vazoya bakıyordu.. Yıllardır kimin yolladığını bilmeden hatta merak bile etmeden, yaşgününde gelen beyaz gülleri vazosuna yerleştirip çalışma masasına koyduğunu,.. ve o nedenle dün yaşgünü olduğunu unuttuğunu hatırlıyordu o boş vazoya bakarken..

***
Benim de içimde sanki bir görevi tamamlamışım gibi bir duygu, göğüslenecek ipin göründüğü hissi, gün geçtikçe büyümekte ve beni yönlendirmekte.. Bu çok farklı bir duygu… bazı zavallı sapık ruhların kumandasında olanlar gibi yalan bir ölüm  ilân etmekle yakından uzaktan bir ilgisi yok..
Hani, bedenlerin yakıldığı gibi bir krematoryumun, anılar için geçerli olanı olsa diye kurgular yapmaktayım....
İnsanlar yaşama veda ettiklerinde, en yakınlarından, en uzaktakilere kadar bilinmeyen ve öyle kalması gereken, söylenmemiş ve gönderilmemiş anılarını yazdıklarını;  vasiyet edip o krematoryumda yaktırabilseler.. Hiç açılmamak üzere.. küllerini bile savurmaya gerek kalmadan. Ne güzel bir karar.. ve bunu bu güne dek düşünen bir akıllı neden olmamış, olduysa neden hayata geçirmemiş bu düşünceyi ?..


Böyle bir dostu olmalı insanın dosttan öte!!… Kendisi ile beraber anılarını sırlarını hatalarını suçlarını sevaplarını sonsuzluğa uğurlayabilecek.. Bir özel konserve kutusu içinde, bir sobada, hatta bir çöp bidonunda Yakabilecek!..


Merak denen iblise yenik düşmeden.


Prova yapıyorum .. bilmem anlatabildim mi??
Hayatımda ilk defa prova yapıyorum.

Belki ... diye düşünüyorum sonra ..
belki de en güzeli ot gelip saman gitmek!








24 Kasım 2011 Perşembe

GEÇ/me/MİŞ!..


ACI VERİYORSA  GEÇMİŞ,   GEÇMEMİŞ DEMEKTİR!


Eğer, “Ağlaya ağlaya, sonunda unuttum seni.. şimdi hepsini gülerek hatırlıyorum..” diye bir yazı okursanız, bilin ki onu yazan, o yazıyı yazarken ağlıyordur..

Çünki acı çekmeyi bilmek  bir sanattır..
Kişi, acısını moleküllerine ayırıp, her birini her bir hücresine tek tek zerk ederse sindirebilir o acının özünü..
Önce tanışır, sonra inkâr eder; ama sonucunda kabullenip saygı duyar… ve, saklar acısını yüreği mantarlaşmış olanlardan..
Küçümsenmemesi için, yanlış yorumlara kapı açmaması için.. her dinleyenin kendi acısıyla kıyaslama oranındaki “düşük”lüğü görmemek için!!..


Çünki, acıya en büyük saygısızlık, o acının derinliğinin, satıh olmasına sebep olacak kişilere anlatılmasıdır..
Hislerle köprüsü olmayan yürek taşıyanlara anlatılan her bir acı, sadece meraklı kulaklara “haber” olduğundan, sahibine dargın ölür!


Bu nedenle, “anlat ferahlarsın” diyenlerle, acıların paylaştıkça azalacağını söyleyenlere hiç inanmadım.
Siz de inanmayın.
Bu yüzden artık acılarımla dargın değilim.. Her biri yüreğimle barışık, ilk günki gibi canlı yaşıyor derinlerimde.. Zaman zaman taşan tek damla, bir şiire dönüşebiliyor.. hepsi o kadar!..
Çünki acıya en yakışan elbisedir şiir!..
Çünki şiir, acıyı en saygın en derin en gerçek haliyle anlatır .. ve şiir gibi sunulduğunda o iki satırlık acı,
o iki satırla romanları anlatır..


              Çünki o duygulardaki acı, şekil renk derinlik zaman mekân değiştire değiştire herkesi anlatır!


Bi lodos lazım şimdi bana
Bi kürek bi kayık..
Söverim gelmişine geçmişine kaderin


Ayıpsa ayıp!…







Geçen yıl bugün buralardaydım.. tek başıma.. dağını taşını sevmediğim bu şehrin taşlarına gözümün yaşını akıtıp flu görüyordum manzarayı.. Bugün ah.. evet bugün kapalıçarşıda bir kuruyemişçinin, siparişimi dinledikten sonra yüzüme bakarak, "hoca mısın sen abla?" demesiyle başlamıştı o sağanak!!..  sesimin tonundan mı tanımıştı beni ELoğlu bilemem??   çekirdeğin parasını da almamıştı üstelik.. Israr ettiğimde de,  "öğretmen günü bugün abla, ayıpsın hediyem olsun" demişti..
Tüm aramayanların yerine!   


22 Kasım 2011 Salı

Bilinmesi gerektiğini düşündüğüm anılar..

Sizlere unutulmaması gerektiğini düşündüğüm, üç yaşamın romanımsı gerçek yaşam hikâyelerini sunuyorum.. Yıllarca ders kitabını okuttuğum bir öğretmenin yeni öğrendiğim hayatını sizlerle paylaşmak istedim..

Piyanoda Fazıl Say’ı, Bilkent Senfoni Orkestrası eşliğinde, yeni bestesi olan “İstanbul Senfonisi”nin Ankara’daki ilk seslendirilişinde dinledim.

Hemen önümüzde Ahmet Say oturuyordu. Fazıl’ı dinlerken gözüm ondaydı.
Eser bittiğinde herkes ayakta alkışlarken o sessizce oturdu. Neler hissettiğini, bir onu yakından tanıyanlar bilebilirdi; belki bir de benim gibi yeni çıkardığı hâtıralarını okuyanlar... (“Ağaçlar Çiçekteydi”, Evrensel, Şubat 2011)

 
Ahmet Say, bir müzik eğitimcisi..

* * *“Fazıl”, meğer Fazıl Say’ın dedesinin adıymış. Matematikçi Fazıl Bey ile felsefe öğretmeni Nüzhet Hanım, 1930/1940’ların çoğu aydın ailesi gibi, daha Ahmet doğmadan eve bir Alman piyanosu almışlar.


Ahmet Say, savaş yıllarında Yahudi bir “matmazel”den piyano dersleri alarak büyümüş. Annesi, ilerde ünlü bir piyanist olacağını düşlüyormuş. Babası ise “İki bilinmeyenli denklem çözemeyen, Thomas Moore’dan, Voltaire’den habersiz bir çocuk piyanist olamaz” diyormuş.


Ahmet, ilkokulu bitirince konservatuvara girmiş.


İşte o yıllarda, 3 yaşındaki kardeşi Mehmet, onulmaz bir hastalığa yakalanmış. Çok sevdiği kardeşinin, gözünün önünde eriyişini görmesin diye Ahmet, İzmir’e, teyzesine gönderilmiş. Konservatuvar eğitimi kesilmiş tabii... Hasta kardeşi için zihninden besteler yapmış.


Bir gün annesi gelmiş İzmir’e... “Memo”nun öldüğünü öğrenmiş. Hayatı boyunca hiç ağlamadığı kadar ağlamış Ahmet... Eve döndüğünde donup kalmış: Memo’ya İsviçre’den ilaç getirtebilmek için eşyaların hemen hepsi satılmış. Tabii piyano da...


Fazıl Say, oğlunun burukluğunu görünce “Sana yeni bir piyano alabiliriz” demiş.


Gırtlağına kadar borca batmış babasının bu tesellisi karşısında sadece susmuş Ahmet Say...


Birkaç yıl sonra da evlat acısına dayanamayan babası Fazıl Say’ı kaybetmiş.


* * *
Ahmet Say, bir müzik yazarı.
 

Çeşitli ödüller kazanan beş edebiyat eserinin ve konservatuarlar ile üniversitelerin müzik bölümlerinde temel eser olarak okutulan müzik kitaplarının yazarı. Say Yayınları’nın sahibi. Ünlü Türk piyanisti ve bestecisi Fazıl Say’ın babası.


1935 yılında İstanbul’da, Kadıköy’de doğdu. Matematik öğretmeni Fazıl Say ile felsefe öğretmeni Nüzhet Say’ın oğludur. Küçük yaşta piyano eğitimine başladı. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. 1946’da İstanbul Belediye Konservatuarı’na girdi. 1950’de konservatuarı terk etti. 1954 yılında basın-yayın eğitimi almak için Almanya’ya gidip altı yıl orada yaşadı. Yurda döndüğünde Bingöl’de üç yıl öğretmen, halk eğitimcisi ve folklorcu olarak çalıştı. Bu dönemde türkü, ağıt ve masallar derledi, halk dansları toplulukları kurdu ve çocuk toplulukları yetiştirdi. Bingöl Hikayeleri adlı eseri bu dönemin ürünüdür.
1964’te Ankara’ya yerleşti. 1967’de Türk Solu adlı derginin yazı işleri müdürlüğüne getirildi. 12 Mart darbesi döneminde 17 ay hapis yattı. Hapisten çıktıktan sonra Kocakurt romanını yazdı (1976). “

Ve yeni perde:

20 yıl sonra bir oğul gelmiş Say’ların evine...
Dedesinin adını vermişler ona... Fazıl!
Babası siyasi görüşlerinden dolayı o hapishaneden bu hapishaneye savrulup dururken bir gün evde küçük Fazıl’ın elindeki ilkel plastik düdükle “Daha dün annemizin”i çaldığını fark etmişler. Düdük kendiliğinden çalıyor sanmışlar başta... Çünkü Fazıl henüz iki yaşındaymış.
Tekrar tekrar çaldırmışlar; inanılır gibi değil ama daha çişini tutamayan çocuk, melodiyi ezberden çalabiliyormuş.
Fazıl’ı önce Opera Orkestrası’ndan Ali Kemal Kaya’ya, sonra da ünlü piyanist Mithat Fenmen’e emanet etmiş. Fenmen, “Hadi bugün sokakta duyduklarını piyano ile anlat bakalım” demiş; notalarla anlatmış Fazıl...


Yetenekli çocukların en çok muhtaç olduğu, ama en zor bulduğu şeye kavuşmuş:
Onu yüreklendiren bir hocaya...
Anlayışlı bir babaya...
Veee evde güzel bir piyanoya...


Büyük Fazıl Say’ın oğlu için satmak zorunda kaldığı piyanoyu, küçük Fazıl Say’a babası almış.


Yarım kalan bir düş, torunda tamamlanmış.

Fazıl sahnede İstanbul sokaklarında duyduğu sesleri piyanoyla anlatırken ben Ahmet Say’ı seyrediyorum bu nedenlerle..


Kendi hayatından eksilenleri biriktirip oğluna sunmuş... Sadece iyi piyano çalan bir çocuk değil, Thomas Moore’dan, Voltaire’den haberdar bir aydın yetiştirmiş...  Belki kardeşi Memo’yu ve onun için yaptığı besteyi düşünüyor.. ve belki bir gün Fazıl’ın onu da çalacağını umuyor!.


Ve.. Piyano, dinleyicilere fark ettirmeden, üç kuşaklık bir acının ve zaferin hikâyesini çalıyor!.

Yok, bu şekilde bitmemeli bu yazı.... Bir son sözüm daha olsun. O da (şimdiki) Fazıl Say’a olsun. Nâzım Hikmet, Metin Altıok ve diğer değerlerimiz için yaptığın bestelerin yanına, Deniz Gezmiş için, Hikmet Kıvılcımlı için, Ahmet Say’ın Bingöl günleri için ve daha nice yaşanmışlığımız ve değerimiz için yeni besteler bekleme hakkımız var senden! (Birden böyle “senli benli” oluverdim ama kitabı okuyunca başka türlüsü gelmiyor elden!)
Zira biliyoruz artık, Deniz Gezmiş hemen idamı öncesindeki gün, denk gelince mapus damlarında Ahmet Say’a, “Nasıl oldu senin oğlan?” diye soruyor; o hareketli, zorlu ve “korkunç sonun beklendiği” gün!!!.. Senin ameliyat sonrasındaki durumunu, sağlığını merak ediyor…
Sen bizim için Deniz’in de mirasısın artık, ona göre…




YILIN KİTABI ..
Ankara’da bir dönem ev arkadaşlığı da yapan iki “eski dost”un arasına giren “ihtilalci komünist” tartışması sonucunda, Ataol Behramoğlu’nun, Ahmet Say’ı ve Vahap Erdoğdu’yu “ihtilalci komünist” oldukları için TİP yönetimine ihbar etmesi, ve hapse girmelerine sebep olması unutulmamalı.. Kitabı okuyun, derim..







20 Kasım 2011 Pazar

Prova..

            Görme özürlüydü.. Ve körler okulunun müdürüydü . Türkiyede “6nokta” körler derneğinin kurucusuydu.. Muhteşem bir gönül gözüne ve her şeyi hisleriyle görme yeteneğine sahipti. 
           Şaşkınlık – hayranlık – merhamet – korku gibi,  birbiri ile pek tanışıklığı olmayan duygular içinde ağzımız açık dinlerdik amfide anlattıklarını..
Bir tek onun dersinde üniversitenin o büyük amfisi hıncahınç dolardı.


            Yurt dışında gördüğü hukuk eğitimi süresinde gözlerinde beliren rahatsızlık sonucu görme duyusunu kaybedince, meslek branşını psikoloji dalına yönlendirip bitirdikten sonra yurda dönerek eğitim fakültelerinde ve meslek okullarında psikoloji ve ruh bilim okutan hocam Mithat Enç, Gazi Üniversitesindeki derslerinde bizlere prova yapın” derdi!!..

            Ve içimize işleyen o tok sesi ile anlatırdı..

“Prova yapın. Zaten bir sahnedeyiz ve hepimiz bize verilen süre içinde bize verilen görevleri yerine getiriyoruz..O zaman rollerimizin hakkını verelim.. Güzel, hatasız ve eksiksiz yaşayabilmek için prova yapalım." der ve devam ederdi..

"Aklınızdan,  kendi yazdığınız bir senaryoyu kurgulayıp, neler yapmanız, ya da neleri yapmamanız gerektiğinin provasını yaparsanız;  yaşamınızdaki “bir anlık” diye isimlendirilen o çok tehlikeli süreç için önlem almış olursunuz..
Kendinize bir sahne yaratın ve o “bir anlık" duyguları galeyana getirenlerden herhangi birisini, felâket haline gelmeden seçin. O anı, en tehlikeli, en çirkin ve en acı şekli ile yaşayın. Başınıza gelebilecek bütün kötülükleri cömertçe sıraya koyun. Sonra nelerin hangisine sebep olduğunu bulun.. Yani tetikleyici olanı bulun. Ve Tetikleyici olanı yok edin!.. 
Bu hayâl provasındaki olayların gerçeğe dönüşme ihtimali belirdiğinde, akıl dağarcığınızın “tedbir” denen doğru kararlarla dolu olduğunu göreceksiniz.. Böylece,  üstleneceğiniz tüm rollerde, başarılı olacaksınız”  
diye anlatır dururdu.. 


               Yaradılış olarak öfkesine mağlûp bir insan olduğumdan ve ardımda telâfisi zor kırık kalpler bıraktığımdan, yaşam duvarımdaki yıkıntılar hiç ama hiç onarılamadığı için ve hangisinin hangisine sebep olan tetikleyici olduğunu daha hâlâ anlayamadığım için, en kötü senaryoları yazdığım halde bunca yıl tedbir almayı öğrenemediğim için, İNANMA duygumu yüreğimin tanrılarına (!)cömertçe sunup, sonra doğanın tanrısından af dilediğim için ve hocamın anlattıklarının zamanında bir kulağımdan girip öbüründen çıkmasına engel olamadığım için..   mahcûp  olarak ve rahmet dileyerek, müstesna insan hocam Mithat Enç'i saygı ile anıyorum..




         Dilerim sizler yapacağınız provalarınızda, o "bir anlık" süreç içinde, tetikleyici olanı bulur ve durdurursunuz .. ya da yok edersiniz!.
Ya da,
  ..?



12 Kasım 2011 Cumartesi

AYNALAR yalan söylemez....

Evimin hemen hemen her odasında ve koridorlarında, bazıları minik, bazıları duvar boyunda aynalar var.. Bir ayna önünden geçerken ya da aynaya baktığımda, kendime göz kırparım.. “naaber?” dercesine.. veya “ne bakıyorsun?” gibisinden !!  Bazen, "oh oldu sana"  der o göz kırpan, bazen de "aferin sana!"  :)
Bu, benim hiç unutmadığım ve vazgeçmediğim bir takılmamdır kendime!.. beni gülümseten, kendime olan kızgınlıklarımı unutturan, kendimle barışık kalmamı sağlayan bir oyun gibi..
Hele de, hoşnutsuz bir suratla kalkmışsam eğer, bir yerlerim ağrı şeklinde isyanlarda ise, o göz kırpış beni kendime güldürür..

Bunun gibi değişik ve oldukça sık uyguladığım buluşlarımdan biri de ıslık çalmaktır.. Tüm şarkıları ve melodileri en ufak bir hata olmaksızın ıslıkla çalabilirim.. Tıbbın bile son derece ciddi tanıtımlarla ispatladığı bir gerçektir ıslıkla şarkı söylemenin beyin hasarlarını yok ettiği,  kök hücre çoğalmasına yardımcı olduğu.. ve bu, şarkı söylerken kekemeliğin yok olması gibi, benim de aşkı eşk’e çevirmeye niyetlendiğim anları yok eder siler!..

.. bir kitabımdaki, tutkum oldun,/ ilâhım oldun,/ kanıma tuz ../ yüreğime aşk../ gözüme eşk oldun ..” diye başladığım bir şiirim geldi şimdi aklıma.. Yıllar öce bir edebiyat profesörü, kitapta baskı hatası olduğunu söylemiş ve “sırıtıyor göze batıyor hata yapmışsın gibi” .. demişti… ne hatası olduğunu sorduğumda da, eşk’in yanlış basıldığını bile fark etmediğimi söylemişti biraz küstahça !.. Size o an dilimin ucuna kadar gelenleri yutmakta  zorlanışımı nasıl anlatsam??… Sadece, “evet bir hata olduğu kesin hocam bakalım kim önce fark edecek?” demiş ve salondaki duvar aynasında kendime göz kırpıp yanından ayrılmıştım.. :)
         Hey gidi eşk!! Seni, anlamını bilmeyen bir edebiyat profuna bir -e- ilâvesi ile sunmak gerekirdi!.. Hatırladığım şeye bakın!! :)

             Yani demek istiyorum ki, sabah kalktığınızda, hiç kimsenin suratını görmek istemediğinizde, nemrut ve de lânet bir enerji yaydığınızda, içinizden evdeki yaşamı paylaştıklarınızı bir güzel benzetmek(!) geldiğinde!! banyoya girdiğiniz an, dişinizi fırçalamadan yüzünüzü yıkamadan traşa başlamadan önce, o suratsıza aynadan  göz kırpın.. :)) Eğer o an içinizden gelmediyse, bu işlemler bittikten sonra "naaber?" diye sorun kırpan gözünüzle kendinize.. Bunu denediğiniz an hücrelerinizin gevşediğini fark edecek ve kafanızı hafifçe sallayıp içinizden, 'ilâhi hocam!..' diyeceksiniz eminim.. Sonra bir de bakmışsınız ıslık çalmaya başlamışsınız!!  Sebebini soranlara da anlatın. Size göstermeden deneyeceklerinden emin olabilirsiniz..

Eğer cevaplamanız gerekecek bir soru soran yoksa yanınızda çevrenizde, o zaman bir daha göz kırpın "boşver takma kafanı" der gibi.. Çünki ben, düşüncelerimi… içimden geçenleri, kızgınlıklarımı, kırgınlıklrımı, affettiklerimi, sevdiğimi, unutamadığımı, hayran olduğumu, yaptıklarımdan utandıklarımı, yapmadığım için pişman olduklarımı, yaptığım için kendimle gurur duyduklarımı sadece kendime anlatıyorum..

             Zaman zaman, ıslıkla en sevdiğim bir melodiyi çalarken, çaldığım piyanoyu bir dinleyen olmasını… özlendiğim için aranmayı.. kapımın çalmasını… açtığımda tüm bunları paylaşmaya değecek bir gölge bulmayı istiyorum..

Ve o zaman aynada kendime göz kırpıyorum..
aynadaki anlıyor daha neleri söyleyemediğimi!.  



10 Kasım 2011 Perşembe

ATATÜRK İÇİN .. YORUMSUZ...






                          

O,
O kadar büyük
ve
okadar az..
Hiç kimse
ikinci Atatürk olamaz! 

4 Kasım 2011 Cuma

Kurban bayramı

Şeker bayramındaki, bayramı ve bütün aileyi perişan eden o olayın bir daha yaşanmaması için, ("ah.. ne güzeldir bayramlar" başlıklı yazımda anlattığım) tüm şekerler ve çikolatalar kurban bayramında ortada bırakılmıştı.. Adı üstünde, bayramın adı kurban!. Ve bunu bahçede çayırda falan aramaya gerek yok. Çünki bu evde gönüllü bir kurban mevcut zaten!..



Bundan neredeyse bir asır önce babam, (burada hep bir ağızdan aaaa.. daha neler hocam diye bağırılacak:) .. bugün bile yeni yeni tatbik edilmeye başlanan bir olayın yaratıcısı idi. Hatta şehrin ileri gelenleri de onu örnek almaya başlamışlardı.. Eve alınan kurbanlık, henüz kuzu halindeyken eve getirilir dizlerimize kadar uzanan arka bahçedeki çimenlere bırakılırdı.. (İnanın neredeyse herkesin evinin bahçesi vardı..) Ön bahçenin köşesindeki müştemilatta da yatacak samanlı bir yatak hazırlanır ve beslenirdi... Tam iki ay boyunca kuzu bize o kadar alışırdı ki, elimizle vermezsek mamasını yemez, suyunu bile biberonla vermezsek içmezdi.. Koşturan her insanın peşinden koşup, poposuna, olmayan boynuzuyla tos vurmayı öğretirdi ağabeyim.. En üst kata kadar koşanın peşinden, merdivenleri üçer beşer tırmanır mutlaka koşanın poposuna tos vururdu.. Onun için bir oyundu bu ve mükâfat olarak verdiğimiz şekeri – leblebiyi – marulu vs. yi afiyetle yiyip çimenlerine geri dönerdi.. Ama bu arada koşarken merdivenlere bıraktığı ikramları(!) ağabeyime temizletmeye başlayınca annem, oyun bozulurdu.. Zaten bu süre içinde kuzu da büyür koyun olurdu!..


Hatırladığım kadarıyla, hemen her arife günü babam kuzuyu alıp giderdi.. Çok üzülür ağlardım. Büyük fedakârlık yaparak yemediğim ve kuzum için biriktirdiğim şekerleri bile belki geri gelir diye yemezdim!.. Babama sorduğumda, “köyüne geri götürdüm annesini özlemiş” derdi. O zaman akan sular dururdu!.. Zaten minicik kuzuyken eve kucakta getirildiğinde de “annesinin sütü yokmuş bize verdiler bakmamız için” demişti.. Onu hatırlayıp razı olurdum.. Ertesi gün bayram sabahı babam namaza gider, dönüşte kasabın çırağıyla elleri kolları dolu gelirlerdi.. Beni zeki buldukları ve “cin gibi” diye tarif ettikleri halde, o yılki bayram gününe kadar, bir kere bile o afiyetle yediğimiz etlerin, besleyip büyüttüğümüz kuzu olduğunu anlayamamıştım..

Ama o gün kasabın, “postunu ne yapalım?” diye sormasından işkillendim.. Koşa koşa anneme sormak için mutfağa girdiğimde, annemle ağabeyimin konuşmalarını duydum, “bi daha bu son” diyordu annem ağlamaklı, “yaa evet” diyordu ağabeyim de.. “besle büyüt kes ye.. ne barbarız be”!!!


Böylece anlamıştım kuzumun başına gelenleri.. Yavaşça yukarı kata çıktım. Annemim büyük salon duvarına astığı, 5 yaşında "maarrif müdürlüğünce" açılan imtihanı kazanarak ilkokul 2.sınıf öğrencisi olduğum belgeyi duvardan indirip yırttım.. Nedenini bugün bile hâlâ psikolojik olarak tanımlayamadığım bir tepkidir bu.. Kendimi aptal kabul edip o yaşta o sınıfta okumayı hak etmediğimi düşündüğüm için mi, bana yalan söyleyen ailemin beni hak etmediğini düşündüğüm için mi ??  

Sonra, hani beni eğitmek için artık saklamayıp ortada bıraktıkları onlarca kutu kutu şeker ve kutular dolusu çikolatalar vardı ya, işte onların hepsini kutuları ile alıp terasa çıktım. Ön tarafı bahçemize yan tarafı geniş bir sokağa bakan terasın ucuna kadar gidip o küçücük avuçlarımla avuç avuç, daha sonra kutularıyla beraber bütün şekerleri ve çikolataları sokağa fırlattım..


Karşı komşumuzun haber vermesi ile olay öğrenildi. Annemden eşşek sudan gelene kadar dayak yedim... Babam ağzını açıp tek kelime söylemedi... Ağabeyim usulca başımı okşayıp sordu, “iyi de, niye yaptın be kızım?” Burnumu çeke çeke ağabeyime dedim ki:


“kuzular yesin diye”...