[go: up one dir, main page]

27 Mayıs 2014 Salı

happppyyyy BİRTHDAY.. to my İMGE

 
Sen,
benim canımın canı, 
Allah'ın ailemize lütfu EYLÜL İMGE' m..
Bugün senin doğum günün..
Annen ve Babanla birlikte,
ömrün boyunca
dileklerinin gerçek olmasını diliyorum..
Kuğuları çeken babasını seyreyleyen
kuğu kızım benim..



 
 


 


 
27/Mayıs..

14 Mayıs 2014 Çarşamba

başlık bulamadım yazıma..?

Zamanın tahribatı.. mı?
Kahpenin gücü.. mü?
Zavallı usta.. mı?
ya da NE?


Bilinen bir gerçektir hiçbir şeyin ve de hiç kimsenin, zamanın yaptığı tahribatı yapamadığı.. Sadece eşyalara bedenlere hatta doğaya da değil, en başta ve maalesef en acımasızca duygulara!!

Bunu anlayabilmek için filozof olmaya da gerek yok.. ya da ne işe yaradığını hiç bilemediğim kuantum gibi (bana göre) fasaryalara inanmaya da gerek yok.. yaşamak yeterli.. tabii insan gibi!

Heykellere bakıyorum… taştan oyulanlar zamanın kamçısı ile yer yer kırılmış.. hatta bazı kısımları un ufak olmuş yer yer yosun tutmuş.. Ve bana göre daha da güzel olmuş. Verdiği, vermesi istenen ve düşünülen mesajın çok çok ötesinde mesajlar iletmekte insanlara.. tabii anlayanlara! Yoksa, bu sanatın içine tüküren, tükrüğümü bile kıyamadıklarım için geçerli değil bu düşüncem.

Uzun zamandır boş zamanlarımda, (bu demektir ki bir bütün gün) dolap çekmece gardrop boşaltmakla meşgulüm.. rutin bir yaşama şeklidir benim için bu.. Ancak bu sefer dikkat ettiğim şey, artık lâzım olursa parantezi açmadan boşaltmak oldu hepsini.. 24 yıl önce yurt dışından alınan ne varsa .. onlar da dahil.. baktım, zamanında muhteşem güzel giysilermiş ama zaman geçince.. hepsinin modası da geçmiş!..

Evimde, artık kendime rakip olmasını istemediğimden, ne kadar antika eşya varsa.. bazılarını meraklılarına verdim, bazılarını hâlâ para edişlerine şaşarak sattım!.. Bazılarını ise, zamanın hükmünü icra ederek yeniyi eskimiş yapışına örnek teşkil edenleri, üstüne para vererek taşıttırıp attım evden.

Böylece, heykelden eşyaya, insandan doğaya.. Yani, demem o ki, doğayı bile tahrip eden yıkan onaran eksilten çoğaltan ve bazen yok eden "Zaman" dan geriye, tahribatı inkâr edilemeyecek kadar çok ve bugüne kadar o tahribatları saklama gereği duymayan ve hâlâ o zamana meydan okuyan BEN kaldım evimde!..

Ama benim bu yazıyı kaleme alma nedenim bunların hiç birisi değil.. “Zaman” bu! Kahpedir kendileri malûmunuz
yapacak gayet tabii görevini!!.. Benim yazamamaktan, daha doğrusu, doğru olarak ifade edememekten korktuğum, onun duygulardaki tahribatı! Zamanın duygulara nasıl olup da bu kadar hükmediyor olabilmesi.. sözünü geçirebilmesi.. o derin o vazgeçilmez zannedilen duyguları rüzgarının tersi ile silip yok edebilmesi .. en acısından en yürek yakanına kadar… en yaşanmamış kabul edilenden, bir daha yaşanmasının mümkün olamayacağı düşünülen ne varsa..

İnsan denen yaratık, yüreğinde enkazlar taşıyarak yaşlanıyor. Gerek akılda gerekse yürekte saklananların da kimi kendiliğinden fark bile edilmeden zamanın yok edişi ile kayboluyor.. kimi de, 'HİÇ' veya 'ASLA' gibi açılan parantezlerin içinden kayıp giderek yok oluyor..

Yani dolap çekmece boşaltırken hatta yazdığın ve yayınlamadığın yığınla yazıyı okuyup silerken yorulduğun kadar bile yorulmuyorsun.. Hatta o boşalışı fark bile etmiyorsun. Silerken o yer bile tutmasını istemediğin sayfalarca yazıları, oradaki yaşananları (gerçekten) unuttuğunu fark edip hayrete düşüyorsun.. Ve böylece.. duygularının da yontulduğu incelip yer yer koptuğu solduğu ve tahrip edip tanınmaz hale soktuğu bir yürek sunuyor sonunda sana ZAMAN..

 
Sildiğim otuza yakın yazının içinde bir tanesi rekor kırmak üzere.. 7 kez silmek istemiş ve o niyetle kesin olarak sayfayı silmek üzere iken biraz daha yazıp yine saklamışım.. "saatli bomba" adını vermişim bir de üstelik yazıma.. Her okuyuşumda gülerek birazını daha silip eklemeler yaptığım için yazılma sebebini unutmuş gitmişim.. Sanki zamanı düelloya çağırışım gibi geliyor bana o yayınlanmayacak yazı.. Zamana kafa tutuşum gibi!.. Oysa bahse konu olanların ve hatta konunun bile unutulduğu  .. "Kim'di - neydi" diye merak edilmeyen, ve hatta "ne zamandı" diye de düşünülmeyen..
 
Aslında  kafa tutup efelendiğimi zannettiğim ustanın, o acımasız  "zaman"ın öyle bir tahribatı ki bu, onu, o hale getiren usta bile o tahribatı onaramıyor.


 

3 Mayıs 2014 Cumartesi

dar kapı..


Dar kapı.. ve Pastoral senfoni..



Bundan uzun yıllar önce derste edebiyat öğretmenimizin söylediği bir cümleye kafam takıldığı için, o ay gelen harçlığımın neredeyse yarısını, henüz anlatmak istemediğini söylediği o kitaba verip almıştım. Kitapçı yüzüme biraz dikkatlice bakıp kim için aldığımı sormuştu.. Ben de "sakıncalı mıdır okumak" diye sorusuna soru ile yanıt verince, "yooo sadece sen ne anlarsın bu kitaptan diye sormuştum" demişti..

Kitap okumak, okuduğumu sindirmek, farklı kurgulamak, aradan birkaç ay geçince yeniden okuyup daha farklı bir kapıdan geçip o okuduklarımı değerlendirebilmek benim en masum doyuma ulaşma yolumdu o yaşlarda.. Yaşım 15-16 idi ..

O yaz, annem yaş günümde, iç sayfasına, “genç kızlığa adım attığın bugün hep kendinle gururlanacağın bir gençlik yaşamanı diliyorum kızım” diye yazdığı, 'Genç kızlar' adında bir roman hediye etmişti. Romanın konusu, bir yatılı okulda aynı öğretmene aşık olan üç genç kızın birbirleri ile gizli yarışı ve aşkları idi.. Annemin, böyle bir konunun bizzat yaşanacağı bir ortamda oluşumu hiç hesaba katmamış olmasına şaşırmış, ama bunu bana olan güvenine verip sevinmiştim..


Tatil bitmiş okullar açılmıştı.. Yatılı okulun son yılının ilk günü idi!.. Tatilden dönen kızların birbirlerine yarısı uyduruk hayâl mahsulü tatil aşklarını anlattığı curcunadan çıkıp, ilk dersimize adım attığımız gün.. Edebiyat dersinde, yaz tatilinde okumamız istenen 3 kitaptan istediğimiz birisini seçip kısaca anlatmamızı istemişti hocamız. İsteğe göre parmak kaldıranlara söz hakkı verip oturdukları yerde kitabı özetlemelerini istiyordu..

Kıkır kıkır… fıkır fıkır… kızlar… okudukları romanları anlatırken, hocamız büyük bir ciddiyetle defterine notlar yazıyordu.. Arkadaşların anlatacağı bittiğinde “şimdi kim?” diye soruyor ve parmağıyla işaret edip “sen anlat bakalım" diyordu.

Dersin sonlarına doğru anlatanın söyleyecekleri bitince kafasını not aldığı defterden kaldırmadan “gülsen sen anlat bakalım” dedi.. Ben biraz ukalâ ama çokça kendinden emin, “herkes anladığım kadarıyla aşk romanı okumuş hocam” dedim. Hiç fikir belirtmeden kısaca “okuduğun kitabın adı?” diye sordu.. “Dar kapı” dedim.. Çok ama çok şaşırdı ve hafif alaylı bir ses tonuyla “anladın mı bari?” diye sordu bu sefer. Kızlar çok mutlu olup kıkırdadılar.. ama ben son derece masum “anlayamadığım yerleri size soracağım hocam” dedim. Kaşlarını çatıp sertçe “dinliyoruz” diye eliyle başlamamı işaret etti ama daha ben başlamadan hemen ekledi. “Andre Gide oldukça zor anlaşılabilen eserler yazmıştır.. ağır eserlerdir ve henüz bunları çözebilecek gelişmeyi tamamladığınızı zannetmiyorum.. ayrıca ben sana yaz tatiline giderken de söylemiştim bu kitap ile ilgili fikrimi.” dedikten sonra not almayı bıraktı arkasına yaslandı ve beni dinlemeye başladı.

- aşk fedakârlık istiyormuş.. aslında aşkı değil de, insan varlığına ait sorgulamayı öğrenmemiz gerekiyormuş.. Bu nedenle biz bir aşk romanını okurken aslında, insan varlığına ilişkin sorgulamayı okumuş oluyormuşuz.. 

“tamam” diye kesti yarım yamalak anlatışımı ve bu sefer munis bir ses tonu ile devam etti. "Bu kitap henüz anlamını tam olarak kavrayamayacağınız kadar ağır sizler için, o nedenle sen bize kısaca, kitap hakkında kendi fikrini söyle" dedi. Biraz düşündüm ve anlatmak istediklerimin hepsinden vaz geçip, “Dar kapı- denen yer, tanrıya gidilen dar bir yolmuş ve o yolu herkes tek başına yürüyecekmiş. İki kişinin beraber yürüyebileceği ve geçebileceği kadar geniş değilmiş ne yol ne de kapı” dedim..


***

Mezuniyet töreninde, okul idaresinin mezun olduğumuz ve öğretmen olduğumuz için hepimize ayrı ayrı hediye ettiği
kitapları deli gibi kapışırken bana verilen kitabın “pastoral senfoni ” adlı bir roman olduğunu ve yazarının da Andre Gide olduğunu görünce, Bursa/ Dağcılık kulübünde verilen veda gecesinin kulakları sağır eden o cümbüşü içinde hocama yaklaşmış ve “şimdi sizce ben artık bunu anlayabilecek kadar büyüdüm mü hocam?" diye sormuştum..  “Bilemem” demişti, sarı ve çarpık dişlerini gösteren gülüşüyle.. “ama son cümleyi ömrün olduğu süre hatırlayacağına ve unutmayacağına eminim.. 


***
göz görmeden, gönül gözü ile sevilen yüz  görünür hale geldiğinde, aslında düşlenenin, bir başka yüz olduğu anlaşılır.”

Andre Gide. /pastoral senfoni.