[go: up one dir, main page]

24 Ekim 2010 Pazar

bazı anlar vardır ki..

             Hani bazı anlar vardır kişiyi kişiliğinin dışına taşırır .. içindeki uyuyan kişiyi uyandırıp belki de gerçek kişiliğini sergiletir… Hani bilirsiniz, yaşamışsınız ya da en azından şahit olmuşsunuzdur, evlâdına zarar verecek bir ortamı hissettiğinde, üflesen yere yapışacak kadar çelimsiz bir ananın aslan kesildiğini, bir kaplan yırtıcılığı ile yavrusunu koruduğunu… Veya iki dirhem bir çekirdek süslü püslü iken, çocuğunun boğazına kaçanı, üstüne kusmasını göze alacak kadar deli gibi çıkartmaya çalışan bir anneyi..


Ya da dayak yiyeceğini bile bile annesine lâf atan bir serseriye girişen kısa pantalonlu oğlanı!!!


İç güdüdür bunun adı.. koruma içgüdüsü!.. ananın ya da babanın evlâtlarını korumak için tereddütsüz ölümü göze alabilmelerinin adıdır bu..


Ve yine hiç tereddütsüz vazgeçilemeyecek kadar sevilen bir varlığa zarar verdiğini ya da vereceğini sandığı cisimlere, mekânlara veya kişilere karşı, seven insan tarafından duyulan tepkidir..

Zaman içinde, mantığının düşüncelerine  hakim olması neticesinde, bu düşüncelerinin birer yenik savcı gibi iddialarından vaz geçeceklerini bilmeden!..


Tereddütler içinde geçen “buzlu camlı bir kapının hangi tarafında kalınacağı” konusunda en kötü düşüncelere yenik düşülen anlarda ise, sevginin doruklara tırmanması normaldir.. iç hesaplaşmalar su yüzündedir çünki.. koruma iç güdüsü ile kolları bağlı olan çaresizlik, kavga bile edemeden hamle yapmayı beklemektedir..
İşte, kıyametin minicik bir sembolik benzeri olan bu durumlarda, insanlar,  hayâl görenin hayâlini gerçek zannedebilir.. Duygu yoğunluğu, kişiyi o gerçek zannettiği hayâli bulmaya bile yönlendirebilir..

Ve bu izah da kimine göre gerekli, kimine göre itiraf olabilir!..


Benim aklımdan çıkmayan ise, rahmetli dümbüllünün sahnede verdiği cevaptır!!

Sükûn içinde yaşanacak bir pazar diliyorum herkese.





..

22 Ekim 2010 Cuma

nerelerdesiniz??


Beni artık izlemeyenler..

Yazdıklarımla artık ilgilenmeyenler..
Yoksa, benden bıkanlar mı demeliyim?
Tablomda yer verdiğim halde uçup gidenler..
yerlerini boş bırakanlar!!..
Nerelerdesiniz?

Herhangi bir kategoriye yakıştıramadığım bu listemdekiler uzar gider!…

Benim bu listede olanlar hakkındaki tek düşüncem ise:


ÖZLEDİKLERİM VAR!

- Suskun bir adam.
- Jadore
- Deneyselyaşam.
- Gönülgözü
- Uygar radikal
- Kırlangıç
- Fıkrasevenler
- Baki kalan gökkubbede
- Antarktika
- Sihirli yazılar
- Narkızın defteri
- Suskunkoy

Bunlar yokluklarına anlam veremediklerim..
yokluklarını FARKETTİKLERİM!. ama alışamadıklarım!.

Bir dost, zamanlar öncesinde, "dostluk çift yönlü bir camdır, hem kendini, hem de karşındakini gösterir" demişti...
Buğulandı mı kırıldı mı o cam? Eğer kırıldıysa... kim, nasıl, nerede, ne zaman, niye???
Yoksa o cama bakanlar, gerçek yüzünü mü gördü kendisinin ya da dostunun?


“Soramaz ki bilsin / Sorsa bilirdi” demiş Şirazî!..


          yanıldı mı yoksa Şirazî ?  belki  bilse sorardı!
                     





20 Ekim 2010 Çarşamba

ZİLLERRRRRRRRRRR....

Ne zaman nerede olursa olsun “ ders zili” sesini duyduğumda, bedenimin refleks şeklindeki “fırlama” hamlesini zor engellemekteyim. O tüm okulu içeri/dışarı koşturan zil (!) bir büyü gibi, bende tarifi imkansız bir hüzün yaratıyor.. Belki de, oturduğum yerden her fırlama refleksimde, okula geç kalma endişesini bastırdığımda duyduğum his, o zillerin artık bir işe yaramadığımı hatırlatmasıdır..
Yeni evimin hemen yanı başında 2 okul var.. Biri ilköğretim diğer lise.. Birinin zili “süper baba” yı çalıyor, diğeri “bir başkadır benim memleketim” diyor!!! Bir dk kadar sonra da öğretmenler zili olarak kısa bir ud taksimi !! (nedense?) İlk günlerde bu çalınan müziklerin bir okul zili olabileceğini hiç düşünemediğimden tüpçü geldi veya seyyar her hangi bir satıcı geçiyor zannettim.. Sonra peşinden yapılan, sevimli ve kibar olmaya çalışan o yalak anonsu duyunca (ki “sevgili öğretmenlerimiz ders başladı” diyor her 40 dk. ara ile  geri zekalı bir gürûhu göreve çağırır gibi ) bu yeniliğin(!) okullardan geldiğini anladım..
Aradan çok uzun yıllar geçmesine rağmen hala burnumun direğine gelip oturan bu özleyiş nedendir?? Meslek aşkı mıdır?.. Yoksa başka hiçbir şeyi beceremiyor oluşun tek konudaki beceriye duyulan özlemi midir? Bilemedim..

Geçen ay, ( ki daha bir yıl önce temizlemiştim tüm dolap içlerini çekmecelerimi nasıl doldu kim doldurdu hepsini anlayamadım gitti!!) yine böyle atmayı amaçlayan bir düzenleme içindeyken, eski ajandalarımı buldum… 11 adet… aman allahım !!! İstanbul’a geldiğimden bu yana her yılın ajandası.. Ben ajandaları yarı akıl defteri, yarı günlük, yarı hesap kitap işleri için kullanırım.. o an aklıma gelen her türlü yazılarım, şiirlerim, hatta anılarım da vardır yazılanlar arasında.. Son derece kesin bir kararla ve ASLA içlerine göz gezdirmemeye kararlı bir şekilde sıra ile yırtmaya başlamıştım ki daha ilk ajandada, ”ÖNEMLİ” başlığı attığım bir yazı dikkatimi çekti.. Yazımın başlığı “olmazsa olmazlarım!!!” vay vay vayy gülsen hanım dedim içimden … 11 yıl öncesine ait neymiş bakalım olmazsa olmazların??? Hem meraklandım hem de heyecanlandım biraz!!.. annesinin ya da sevdiğinin dolabını karıştırıyormuş casına!! (her ikisini de yapmış bir kişi olarak) Duygusal, romantik ve belki bedensel(!) bazı unuttuğum “olmazsa olmalarım” ı yazdığımı düşünerek!!…
AAaaaAAAA! Aman yaa! .. Oturacağım, satın alacağım veya kiralayacağım  bir evdeki “olmazsa olmazlarımmış” meğerse.. Aman ne manyak kadınsın be gülsen diyerek tam yırtacakken bu sefer de okuyasım tuttu..
1. Bölüm evin içindeki mimarisi ile ilgili şartlarımdı. (hiç birisini beğenmedim iyi mi?)
2. bölüm evin çevresindeki şartlarım:
- Karakola yakın olmayacak
- Hastaneye yakın olmayacak
- Camiye yakın olmayacak
- Okula yakın olmayacak!!!!

Allahallahhhh!!


- Hadi anladım İzmir alsancak'taki evimin tam karşısında Pastör hastanesi vardı.üstelik sonradan trafik hastanesi olmuştu. Gürültüsünü o feci görüntüsünü ve yaşattığı üzüntüleri unutmamış olabilirim..
- Hadi anladım polis karakoluna komşu olduğum Bursa Çekirge'deki evimde o korkunç siren sesleri ile derin uykularımdan fırlayışımı unutmamış olabilirim..
- Hadi bunu da anladım.. bu konuda çok titiz olduğum halde bahçe duvarıma bitişik minareden 9 hoparlör ile günde 5 kere beni dinimden soğutan o bed sesi de unutamamış olabilirim..
Ama…. Bu okul da neyin nesi??


Herhalde emekli olmanın o rezil keyfinin ne kadar güzel, ne kadar huzurlu, ne kadar yoksul, ne kadar gururlu, ne kadar yalnız ve ne kadar gittikçe büyüyen bir özlem içinde olacağını bilmediğimden.. Affola !


Burası, bu sayfam benim için bir dost meclisi… ama daha öncesinde bir öğretmenler odası.. Kulaklarınızı gözlerinizi açıp okudunuz mu sevgili dostlarım ve meslekdaşlarım?..
Küpelerinizi alıp sayfamdan, takın kulaklarınıza.. Yoksa böyle tüpçü müziği gibi zil sesinde bile o tebeşir kokusunu özlersiniz!..

Her nerede iseniz... ve her nasıl bir işte çalışıyor olursanız olun
özleyeceğiniz kokunun tebeşir olması da gerekmiyor!!!!

18 Ekim 2010 Pazartesi

anne oğul muhabbeti!!!

Geçen gün oğlum, “anne sana kızdığım tüm konularda, sonradan bakıyorum hepsinde haklısın.. Ama yine de sana benzemediğim için çok memnunum” dedi..
Bir an gülümseme ile hüzünlenmenin arafında kaldım!.. (hâlâ ne zaman hatırlasam,  yarısı mutlu yarısı mutsuz yüzümü birbirlerini seyrederken buluyorum).Takdir/taltif miydi şimdi bu,  yoksa yerme miydi pek anlayamadım.. Sonra,  bir doktor muayenehanesinde geçen bir olayın hâlâ etkisinde olduğunu anladım..



               O gün, ellerimiz rontgen… tahlil sonuçları… ilaçlar… ve bilumum bulunması/ bulunmaması gerekenlerle dolu olarak doktorun odasına girişimizle başladı olay..
Onca yaptırılan ve emekli sandığına kaç milyara mal olduğunu bilemediğim ama bizim hastane döner sermayesine oldukça hatrı sayılır bir rakamla  yardım ettiğimizi biraz acı bir şekilde öğrendiğim sonuçların hiç birisine bakmadı doktorcum! .. Sadece MR’ı inceledi … ağzını sol tarafa çarpıtıp “cıyyk” diye bir ses çıkartarak, “sizin beyin biraz sulanmış hocanım .. alırız o suyu endişelenmeyin, bu yaşlarda normaldir” dedi..
Sonra yaptığını düşündüğü espriye (yeminle) tıpkı anırır gibi bir sesle uzun uzun güldü..


Büyük bir içtenlikle ve oğlumu şaşırtarak “çok haklısınız doktor bey” dedim..


Sonra devam ettim .. “Bilmem bilir misiniz, akıl beyinde bulunur.. fazlası basınç yapınca taşıyor demek ki! .. Sizlerde de, su kaçırma şeklinde başlıyor arıza sizin yaşlarda .. Demek ki, kiminin beyni, kiminin prostatı su koyveriyor bu yaşlarda doktorcum” dedim..
“cum” un soundunu biraz değiştirerek!!


Oğlum az daha düşüp bayılacaktı.. Zaten utanınca, heyecanlanınca yüzü kızaran ender insanlardandır, pancar gibi bir suratla yığıldı kaldı..


Ama sonradan beni haklı bulduğunu söyledi..
Olsun!





15 Ekim 2010 Cuma

KARŞI KIYI !!



Merhaba Güzel insanlar..


Kısa sürer dediler ama, benim yolumun üstünde uğrayacaklarım vardı nicedir görmediğim... unutmadığım... Onlara uğramalı dedim yola çıkarken!.. Nasıl olsa, herkesin fotoğrafının konacağı bir albüm vardır bu dünyada diye düşündüm.. 
Yolcu yolunda gerek  dedim!..

***

Şimdi... bir seyahatten döndüğümü düşünün..
Aslında,  tek gerçek seyahattir o çıktığım!


Ancak, o yolculukta gördüğüm öyle bir manzara var ki, sizlerle paylaşmazsam içimde kalan ukdeye dönüşür..
(yok yok… öyle parlak bir ışık mışık görünmedi gözüme!!! )


**

Bir ırmak kenarındaydım.. hani yürüsem, karşı kıyıya geçebilecek kadar yakındı karşı kıyı!! Etraf biraz kurak toprakların olduğu, tek tük ağaçların bulunduğu bir dere kenarı.. Günlük güneşlik bir gün.. ama güneş, tıpkı bir projektör gibi sadece karşı kıyıyı aydınlatmakta..
O karşı tarafta bir insan topluluğu var.. Hiç kımıdamadan bana bakmaktalar.. O kadar omuz omuza duruyorlar ki, sanki duyamadığım bir müziğin eşliğinde yek vücut olarak hafifçe sağa ve sola sallanıyorlar..



Birden içlerinde annemi görüyorum!   "Gördüm seni… ah annem gördüm seni…"  diye bağırmak istediğimde, ağzımın bir bantla bağlı olduğunu fark ediyorum.. Tıpkı sahnede olanı aydınlatan sahne ışığı gibi, bu defa huzme anneanneme yöneliyor.. sonra kızıma.. sonra ağabeyime.. Aman allahım .. albümdekiler gelmiş!!!



beni karşılamaya!..

Seslenmeliyim… onlara anlatacaklarım var… karşıya geçebilirim belki.. su, sığ gibi görünüyor.. üstüne basabileceğim taşlar da var üstelik !! .. tam karşı tarafa geçmek için hamle yaptığımda, ayaklarımın olmadığını fark ediyorum bu sefer!!!



Ağlamaya başlıyorum.. anlatamadıklarım için… bi koşu gidip sarılamadığım için..



Birden o yapışık gibi duran insanlar arkalarından gelen birine yol veriyor.. hiç tanımadığım iki adam! Birini kalpağından diğerini samur kürkünden tanıyorum.. dedelerim bunlar benim. Hiç görmediğim dedelerim.. Bana muhteşem genlerimi armağan eden köklerimin ana taşları!



Yine ağlıyorum..  a-aa sesimi duydum! Sesim çıktı! Ve o an, orada göremediğim birini çağırıyorum.. “babaaaa” !!! ..



Güneş yön değiştiriyor ve benim olduğum kıyıyı aydınlatıyor bu sefer. Suya kimin bıraktığını göremediğim,  suyun akış istikametinde değil de enlemesine, karşıdan karşıya nasıl geldiğini anlayamadığım bir buket çiçek görüyorum suyun içinde.. ayaklarımın dibinde suyun içinde !.. a-a-a artık ayaklarım da var .. ve eğilip, çiçekleri alıp göğsüme bastırıyorum.



Karşı kıyıya bakıyorum.. kimse yok!

***



Doktorlar,  özlenen  birine sarıldığını zannedip kenetlenen kollarımı açmakta zorlandıklarını anlatıyorlar..





                                Karşımda bir güzel varlık,  "hoşgeldin" diyor..


10/10/..10

                                                                

5 Ekim 2010 Salı

*****