[go: up one dir, main page]

30 Ekim 2015 Cuma

"Nasılsınız ?"

Bir hatır sormanın, bir "merhaba" ya da "nasılsınız?" ın nelere kâdir olabileceğini bilir misiniz? Bilirsiniz tabii .. de, kabalığımı hoş görün, ama sorulan  bu sorunun yarattığı gücün ne kadar derinlere inebileceğini bildiğinizi sanmıyorum..

Burada anlatacağım bir minik hikâyede gizli o güç!

***

         
Her sabah aynı saatte binilen vapurlarda otobüslerde hep aynı insanlarla hatta hep aynı sürücülerle karşılaşır insanlar.. Bir süre sonra bir ahbaplık peydahlanır yolcular arasında.. O onun oğlunun askerden döneceği tarihi bilir, diğeri ayakta durana yer verirken “nasıl oldu valide hanım?” diye sorar.. 

Yıllar önce, hep aynı saatte bindiğim Bahçelievler/Çankaya otobüsünde, genelde ayakta giderdim 40 dk. süren yolu. Ve hep o sıska kavruk şoför denk gelirdi sabah 7.30 seferine. Dünya yıkılmış da altında kalmış gibi yılgın bir ifadeyle sürerdi otobüsü.. Ben genelde onun koltuğu ile arkasındaki  cam bölme boşluğunda yüzüm oturanlara dönük neredeyse tek ayak üstünde durur, insanların profillerinden hikâyeler çıkartırdım!!..

Bir gün, kırmızı ışıkta durduğumuzda yılgın şoför açtı kapısını atladı aşağı ve bir koşu hemen bitişik gibi durduğu eczaneye daldı.. Yeşil ışık yandıktan ve arka sıralardan yükselen ikinci “noooluyo lan?” dan hemen sonra elinde küçük bir poşetle koşup, yerine geçti.. Yüzüm, küfürlü homurdananlara  dönük olduğundan, zorlanarak olduğum yerde insan kılıklılara arkamı dönüp şoföre “geçmiş olsun kaptan” dedim.. Nasıl şaşırdı.. anlatamam.. bu derece bir değişim nasıl olabilir bunca ifadesiz yılgın bir suratta tanrım.. “sağol abla “ dedi ağlamaklı bir sesle “benim çocuk astım krizi geçirdi de gece, vardiyadan sonra ona ilaç yetiştirmem gerekiyo.. bi de zor bulunuyo meret” diye yakındı.. Aradan geçen günler içinde orta kapıdan… arka kapıdan.. bulabildiğim ilk boşluktan girdiğim için otobüse, yılgın şoförü görmem pek mümkün olmadı.. Bir zaman sonra yine açık ön kapıdan girdiğimde “nasılsın kaptan?” dedim şoföre.. Bön bön baktı suratıma haklı olarak!! Sonra çocuğunun nasıl olduğunu sordum.. aynı hastalıktan muzdarip olan aile bireylerim olduğunu ve o –meret- ilacın nasıl zor bulunduğunu çok iyi bildiğimi söyledim. “sen nasıl insanî bi kadınsın abla yaa sağol” dedi.. (bu tabiri ömrüm oldukça unutamam!!! )

Sonra taşındım ben o semtten.. Ankara’nın çok uzaklarında yeni inşa edilen bir semtine.. Taşındığım siteden son otobüs gece 23 .oo de kalkardı. Penceremin dibinden son duraktaki otobüsleri görürdüm.. .. oğlumun ineceği otobüsü gördüğüm penceredeydim yine. Yüreğimden çıkıp boğazıma yapışan ve devamlı gırtlağımı sıkan pençeyi yok etmeye çalışıyordum!..

Bir kış gecesiydi, dışarıda tipiye dönüşen kar vardı.. Üniversitelerde “yatıştı” denen son eylemlerin, ara ara kıvılcımları parlamaktaydı.. günlerden Cuma idi ve saat 22.oo olduğu halde oğlum eve dönmemişti!. ( O zamanlar cep telefonu YOK!! idi ) Sabrım, son gongunu vurunca sokağa fırlayıp durağa gittim. Kalkmaya hazır boş otobüse atladım ve “hacettepe’ye gitmem gerek” dedim.. “Bu otobüs oraya gitmez abla” dedi şoför.. sonra “–aa—aa abla terlikle çıkmışsın” dediği an.. tanıdım onu.. benim yılgın şofördü!! "boşver terliğimi senin çocuk nasıl oldu” dedim.. Aradan 4 yıl geçmiş olmasına rağmen tanıdı insanî ablasını!!! “iyi abla iyi” dedi.. “hayırdır?” diye sordu peşinden.. anlattım kısaca ağlamaklı… yoksa ağladım mı????


Tır-tır-.. tır-tır rölantide çalışan otobüsün kapılarını kapattı düğmeye basıp. Sonra duraktaki kulübeden fırlayan belediye görevlisinin çaldığı düdüğe aldırmadan bastı gaza! Hiçbir durakta durmadan.. sileceklerin silmeyi başaramadığı tipide zik zaklara aldırmadan … beni hacettepeye yetiştirdi..

            Bir “NASILSINIZ ?” sorusunun insan yüreğine nasıl işlediğinin, orada hiç solmadan nasıl yeşerdiğinin, insana insan olduğunu hatırlatmanın , unutamadığım ve unutulmaması gerektiğine inandığım bir öyküsüdür bu.. 






17 Ekim 2015 Cumartesi

Unutamadığım.. ve de yok saydığım ŞEHİRLER..

Ülkemde gezmediğim görmediğim çok az şehir var.. Gerek tayinlerimiz nedeniyle gerekse gezi ve merak amaçlı o kadar şehir gördüm ki, şu an sadece haritaya bakınca hatırlayabiliyorum bazılarını.. Ancak, bazı şehirler, sadece aklıma değil yüreğime de kazılmış.. Unutmak pek mümkün değil. Yok saysam da!..
  




Doğduğum şehirdir Samsun 


Hem okuduğum, hem de tayin olup okuttuğum şehir. Evlendiğim.. Ve dünyaya getirdiğim varlığın, 20 yaşında iken ebedi uykusuna daldığı şehir aynı zamanda… Asri mezarlık ailemin tüm fertlerinin uyuduğu bir yatak odası gibidir.

Hatalarımın ve o hatalardan ders alamayışımın şehridir ne yazık ki. Yaşamımdaki tek güzellik olan oğlumun, varlığı ile bana yaşama gücü verdiği şehir olsa da, hafızamdaki haritadan sildiğim ilk şehirdir Samsun.
 
***



Ana kokusunun, baba gücünün özlendiği, kişiliğimin erken oluşan gücü ile duygularımın zayıflığı arasında, okuma aşkı uğruna,  ilk gurbet denen soluksuz özlemi bana tattıran şehir de Elâzığ.
Harput' ta 600 küsur yıldır çürümeyen ve yatır olduğuna inanılan Arap babadan ne dilersen olacağına inanarak bu şehirden kurtar beni diye adak adadığım şehir Elâzığ..
 
                          

***
 
Ayrılığın – hasretin – ailenin ne olduğunu idrak edişimin şehri ise Bursa. Aynı zamanda gurbetin insan zihninde ve yüreğinde ne onulmaz derin izler açacağını ve yanında iken elinde olanın kıymetinin bilinmesi gerektiğini öğrendiğim şehir.
 

Yeşil türbesini her izin günümde ziyaret edip tanrıya, en sevdiğim mesleğe kavuşmama yardım ettiği için, Öğretmen olduğum için  şükür ettiğim  şehir Bursa..

***

Yaşadığım şehirle okuduğum şehir arasında her gidiş gelişlerimde, transit geçerken “burası.. işte burası yaşamak istediğim yer” diye yüreğimin tempo tuttuğu şehir ise Ankara..

İlk aşkın tohumunu yeşerttiğim şehir.. Tahsilime istediğim yönde devam etmek için imtihanlara girip kazanıp okuduğum şehir..
ATA' mın ebedi uykusunda olduğu şehir.



***



İlk' lerin en önemli olanlarını yaşadığım şehir ise Eskişehir

İlk tayin olduğum, mesleğimin doyumsuz güzelliğini tattığım, insanların medeniyetine
şehrin güzelliğine ve halkının bu güzelliğin kıymetini bilişine hayran olduğum şehir aynı zamanda..



***
Sonra, yeniden Samsun… sonra yeniden Ankara
Yenilenen hiçbir şey olmamasına rağmen hayatımda, gidenlerin madden ve manen geri dönmelerinin mümkün olmadığını öğrendiğim iki şehir!..

***


Ve İZMİR..

Anlatılması bile mümkün olmayan, yaşadığım akıl almaz yoklukları acıları ve kayıpları yaşadığım bir şehir olmasına rağmen, benim yüreğimde taht kuran tek şehir…






***








Ve sonra Mersin

Süre olarak içinde en kısa zaman dilimini geçirmeme rağmen beni etkileyen değişik bir coğrafya.. Dayanılmaz sanılan ayrılıklara tahammülü bana öğreten şehir..

Ve mesleğe veda ettiğim, benliğimi bıraktığım şehir!.




***

Daha sonra da, sonun başlangıcı..
Adana..

İçinde yaşadığım yıllarda, yaşadığım ilklerden çok, yaşadığım son’ larla aklımda yer eden şehir..
İnsanlığım ve evlâdımdan başka her şeyimi yitirdiğim ve beynimdeki haritada yok saydığım ikinci şehir Adana..



***

Sonra bir bumerang gibi gelip yüreğime yeniden saplanan.. Küllerimden yeniden doğduğum, ve bana yeniden insan olduğumu hatırlatan şehir ANKARA..
 

 ***

Ve..
şimdi… şu an…
17 yıl önce taşındığım
İSTANBUL
denen kahpe bir şehirde,
 



 
 beni hiç terk etmeyen anılarımla beraberim.
 

 
 

3 Ekim 2015 Cumartesi

"Dar kapı".. dan, "Pastoral Senfoni" ..ye

Bundan yıllar yıllar önce.. derste edebiyat öğretmenimizin söylediği bir cümleye kafam takıldığı için o ay gelen harçlığımın neredeyse yarısını o anlattığı daha doğrusu anlatamadığını düşündüğüm o kitaba verip aldım.. Kitapçı yüzüme biraz dikkatli bakıp kim için aldığımı sordu.. Ben de "sakıncalı mıdır bunu okumak" diye sorusuna soru ile yanıt verince, "yooo sadece sen ne anlarsın bu kitaptan diye sormuştum" dedi..

Kitap okumak onu sindirmek.. farklı kurgulamak.. aradan birkaç ay geçince yeniden okuyup daha farklı bir kapıdan geçip değerlendirebilmek, benim en masum doyuma ulaşmamdı.. Yaşım 15-16 idi .. O yaz annem yaş günümde bana, kapağına “genç kızlığa adım attığın bu gün hep kendinle gururlanacağın bir gençlik yaşamanı diliyorum güzel kızım” diye yazdığı “Genç kızlar” adlı romanı hediye etmişti. Romanın konusu yatılı okulda bir öğretmene aşık olan üç genç kızın birbirleri ile gizli yarışı ve aşkları idi.. Annemin, böyle bir konunun bizzat yaşanabileceği hatta yaşandığı bir ortamda oluşumu hiç hesaba katmamış olmasına şaşırmış ve bunu bana olan güvenine vermiştim.. ve bana yolladığı bu gizli mesajın çok etkisinde kalmıştım. 

Yatılı okulun son yılının ilk günü!.. tatilden dönen kızların birbirlerine yarısı uyduruk hayal mahsulü tatil aşklarını anlattığı curcunadan çıkıp, ilk dersimize adım attığımız gün.. Edebiyat dersinde, yaz tatilinde okumamız istenen 3 kitaptan istediğimiz birisini seçip kısaca anlatmamız istenmişti. İsteğe göre parmak kaldıranlara söz hakkı verip oturdukları yerde kitabı özetlemeleri isteniyordu.. Kıkır kıkır… fıkır fıkır… kızlar… okudukları romanları anlatırken, hocamız büyük bir ciddiyetle defterine notlar yazıyordu.. Zaman zaman kafasını kaldırıp sınıfı izliyor,  arkadaşların anlatacağı bittiğinde “şimdi kim?” diye soruyor ve hemen akabinde parmağıyla işaretleyip “sen “ diyerek sıra veriyordu parmak kaldıranlara. Son anlatanın söyleyecekleri de bitince kafasını not aldığı defterden kaldırmadan “gülsen anlat bakalım” dedi..

Biraz ukala bir hava içinde, “herkes anladığım kadarıyla aşk romanı okumuş hocam” dedim.. Hiç fikir belirtmeden kısaca ve biraz sert, “okuduğun kitabın adı?”.. diye sordu.. “Dar kapı” dedim.. Çok ama çok şaşırdığını gördüm.. Hafif alaylı bir ses tonuyla “anladın mı bari?” diye sordu bu sefer.. Kızlar çok mutlu olup kıkırdadılar.. ama ben son derece masum, “anlayamadığım yerleri size soracağım hocam” dedim.. Kaşlarını çatıp sertçe “dinliyoruz” diye eliyle başlamamı işaret etti ve daha ben başlamadan hemen ekledi. “Andre Gide oldukça zor anlaşılabilen eserler yazmıştır.. ağır eserlerdir ve henüz bunları çözebilecek gelişmeyi tamamladığınızı zannetmiyorum” Sonra not almayı bıraktı arkasına yaslandı ve beni dinlemeye başladı.

".. aşk fedakârlık istiyormuş.. aslında aşkı değil insan varlığına ait sorgulamayı öğrenmemiz gerekiyormuş.. Bu nedenle biz bir aşk romanını okurken aslında, insan varlığına ilişkin sorgulamayı okumuş oluyormuşuz..

“tamam ..” diye kesti yarım yamalak anlatışımı ve munis bir ses tonu ile devam etti.. “bu kitap henüz anlamını kavrayamayacağınız kadar ağır sizler için o nedenle sen bize kısaca kitap hakkında kendi fikrini söylemek istesen ne söylersin?” diye sordu.. Biraz düşündüm ve anlatmak istediklerimin hepsinden vaz geçip, “Dar kapı” denen yer tanrıya gidilen dar bir yolmuş ve o yolu herkes tek başına yürüyecekmiş.. iki kişinin yürüyebileceği ve geçebileceği kadar geniş değilmiş ne yol ne de kapı” dedim..

 **

Zor geçen son yılın son gecesi, mezuniyet töreninde herkese ayrı ayrı okul idaresinin verdiği hediyeleri deli gibi kapışırken bana verilen kitabın “pastoral senfoni ” adlı roman olduğunu ve yazarının da Andre Gide olduğunu görünce, Dağcılık kulübünde verilen veda gecesinin cümbüşü içinde hocama yaklaştım ve “şimdi sizce ben artık bunu anlayabilecek kadar büyüdüm mü hocam?” diye sordum.. Sarı ve çarpık dişlerini gösteren gülüşüyle  “Bilemem” dedikten sonra , "ama o okuyacağın kitaptaki bir cümleyi ömrün olduğu süre hatırlayacağına ve unutmayacağına eminim"  dedi ve masadaki öğretmenlerden izin isteyip veda  partisinden ayrıldı..

**

Bir süre Edebiyat hocam Sıtkı beyin arkasından bakıp, sonra kızların çaça yaptığı bu sevimsiz cümbüşün içinde yavaşça kitabın ilk sayfasını araladım..
“Gülsen, aklını ve tercihlerini güzel ve doğru yerlerde kullanmanı dilerim” yazıyordu.. İkinci sayfada da romana giriş cümlesi yazılmıştı iri puntolarla..

“göz görmeden sevilen yüz, görünür hale geldiğinde, düşlediğin başka bir yüz olabilir.”

**
Ertesi sabah herkes bavulu elinde ailesine kavuşmanın sevinci içinde birer ikişer vedalaşıp ayrıldı okuldan.. Ben Mudanya yolu ile İstanbul'a gidiyorum.. Oradan beni karşılayan ablamla hasret gidereceğiz ve o beni gece tophaneden kalkacak vapurla Samsun’a uğurlayacak.. Ve ben o gece kamaramda veya güvertede sıkı sıkı göğsüme basılı tuttuğum romanımı, “pastoral senfoni” yi okuyup bitireceğim..

**

Hiç uyumadan biten gecenin sonunda, çok uzaktan Samsun’un sahili göründüğünde ben, günün doğuşunu güvertede izliyor ve tek tek yırttığım pastoral senfoninin yapraklarını denize savuruyordum..

Üç kısık düdükle selamlar yolcu vapuru limanına yaklaştığı şehri.. İskelede annemler beni bekliyordu.. ağladığımı anlamamaları gerekirdi en iyisi vapur salladı uyuyamadım demek.. Son yaprağı da yırtıp rüzgarla savurduktan sonra sıra romanın kapağına geldi.. Onu yırtmadım. Onu içi boş olarak kitaplarımın içinde saklamak istedim, hediye olduğu için!..
--
Romandaki tatsız hikâye, bir papazın ölmek üzere olan 14-15 yaşlarındaki bir kızı alıp kiliseye getirmesi ile başlıyor.. Ve onun kör olduğunu da anlayınca alıp evine getiriyor ve tüm bakımı ve eğitimi ile ilgilenip oğlundan daha fazla severek hayata tutunmasını sağlıyor..
Kıza Gertrude adını veriyor, ( körler alfabesiyle) okuma yazma öğretiyor ve görmeyen kıza dünyayı ve renkleri seslerle anlatmaya çalışıyor. Sonunda papaz ile Gertrude arasında duygusal bir yakınlaşma başlıyor. Bu arada rahibin oğlu Jacques de Gertrude’ e aşık oluyor. Yıllar sonra rahibin çabaları ile Gertrude’ ün gözleri bir ameliyatla açılıyor Ve Gertrude, görmeden aşık olduğu sesin sahibinin jackques olmasını çünki rahibin oğlunu sevdiğini anlıyor.. Ve kendisini ziyarete gelen papaza, “Jacques’i gördüğüm zaman birden sizi değil, onu sevdiğimi anladım.Sizin yüzünüzü taşıyordu, daha doğrusu sizinmiş gibi düşlediğim yüz onun yüzüymüş …” diyor ve ertesi gün kendisini nehre atıp intihar ediyor.

(buyurun cenaze namazına...!!)

**

Daha sonraları...  oldukça sık düşündüm bana neden bu tuzağın kurulduğunu.. Sonra, tıpkı bir bilmece çözer gibi,  o yaştaki bir genç kız için hazmedip anlayabilmesi oldukça zor hatta imkansız olan bir kitabı okumanın çok büyük bir hata olduğunu anlamamı, yaparak ve yaşayarak öğrenmemi sağlayan öğretmenime bir kere daha hayran oldum.