Burada anlatacağım bir minik hikâyede gizli o güç!
***
Her sabah aynı saatte binilen vapurlarda otobüslerde hep aynı insanlarla hatta hep aynı sürücülerle karşılaşır insanlar.. Bir süre sonra bir ahbaplık peydahlanır yolcular arasında.. O onun oğlunun askerden döneceği tarihi bilir, diğeri ayakta durana yer verirken “nasıl oldu valide hanım?” diye sorar..
Yıllar önce, hep aynı saatte bindiğim Bahçelievler/Çankaya otobüsünde, genelde ayakta giderdim 40 dk. süren yolu. Ve hep o sıska kavruk şoför denk gelirdi sabah 7.30 seferine. Dünya yıkılmış da altında kalmış gibi yılgın bir ifadeyle sürerdi otobüsü.. Ben genelde onun koltuğu ile arkasındaki cam bölme boşluğunda yüzüm oturanlara dönük neredeyse tek ayak üstünde durur, insanların profillerinden hikâyeler çıkartırdım!!..
Bir gün, kırmızı ışıkta durduğumuzda yılgın şoför açtı kapısını atladı aşağı ve bir koşu hemen bitişik gibi durduğu eczaneye daldı.. Yeşil ışık yandıktan ve arka sıralardan yükselen ikinci “noooluyo lan?” dan hemen sonra elinde küçük bir poşetle koşup, yerine geçti.. Yüzüm, küfürlü homurdananlara dönük olduğundan, zorlanarak olduğum yerde insan kılıklılara arkamı dönüp şoföre “geçmiş olsun kaptan” dedim.. Nasıl şaşırdı.. anlatamam.. bu derece bir değişim nasıl olabilir bunca ifadesiz yılgın bir suratta tanrım.. “sağol abla “ dedi ağlamaklı bir sesle “benim çocuk astım krizi geçirdi de gece, vardiyadan sonra ona ilaç yetiştirmem gerekiyo.. bi de zor bulunuyo meret” diye yakındı.. Aradan geçen günler içinde orta kapıdan… arka kapıdan.. bulabildiğim ilk boşluktan girdiğim için otobüse, yılgın şoförü görmem pek mümkün olmadı.. Bir zaman sonra yine açık ön kapıdan girdiğimde “nasılsın kaptan?” dedim şoföre.. Bön bön baktı suratıma haklı olarak!! Sonra çocuğunun nasıl olduğunu sordum.. aynı hastalıktan muzdarip olan aile bireylerim olduğunu ve o –meret- ilacın nasıl zor bulunduğunu çok iyi bildiğimi söyledim. “sen nasıl insanî bi kadınsın abla yaa sağol” dedi.. (bu tabiri ömrüm oldukça unutamam!!! )
Sonra taşındım ben o semtten.. Ankara’nın çok uzaklarında yeni inşa edilen bir semtine.. Taşındığım siteden son otobüs gece 23 .oo de kalkardı. Penceremin dibinden son duraktaki otobüsleri görürdüm.. .. oğlumun ineceği otobüsü gördüğüm penceredeydim yine. Yüreğimden çıkıp boğazıma yapışan ve devamlı gırtlağımı sıkan pençeyi yok etmeye çalışıyordum!..
Bir kış gecesiydi, dışarıda tipiye dönüşen kar vardı.. Üniversitelerde “yatıştı” denen son eylemlerin, ara ara kıvılcımları parlamaktaydı.. günlerden Cuma idi ve saat 22.oo olduğu halde oğlum eve dönmemişti!. ( O zamanlar cep telefonu YOK!! idi ) Sabrım, son gongunu vurunca sokağa fırlayıp durağa gittim. Kalkmaya hazır boş otobüse atladım ve “hacettepe’ye gitmem gerek” dedim.. “Bu otobüs oraya gitmez abla” dedi şoför.. sonra “–aa—aa abla terlikle çıkmışsın” dediği an.. tanıdım onu.. benim yılgın şofördü!! "boşver terliğimi senin çocuk nasıl oldu” dedim.. Aradan 4 yıl geçmiş olmasına rağmen tanıdı insanî ablasını!!! “iyi abla iyi” dedi.. “hayırdır?” diye sordu peşinden.. anlattım kısaca ağlamaklı… yoksa ağladım mı????
Tır-tır-.. tır-tır rölantide çalışan otobüsün kapılarını kapattı düğmeye basıp. Sonra duraktaki kulübeden fırlayan belediye görevlisinin çaldığı düdüğe aldırmadan bastı gaza! Hiçbir durakta durmadan.. sileceklerin silmeyi başaramadığı tipide zik zaklara aldırmadan … beni hacettepeye yetiştirdi..
Bir “NASILSINIZ ?” sorusunun insan yüreğine nasıl işlediğinin, orada hiç solmadan nasıl yeşerdiğinin, insana insan olduğunu hatırlatmanın , unutamadığım ve unutulmaması gerektiğine inandığım bir öyküsüdür bu..