O zamanlar, konuşulanları duymadığımı, ve duyduklarımdan da bir şey anlayamadığımı düşündükleri yaşlardaydım..
- Tarihi bir dönem yaşıyoruz hanım..
- Büyük bir değişim sürecine girdi ülke..
- Bu günlerin kıymetini bilin..
Bu tür konuşmalar hemen hemen her gün tekrarlanan bir tiyatro sahnesine döndürmüştü evimizin salonunu..
Hani o eski Rum kilisesinden bozma evimiz vardı ya, işte o yıllarda o devasa salonda biz kardeşler bir köşede oynarken, AGA radyonun üstündeki dantel örtüyü kaldırıp, devamlı parazit yapan radyonun kumaşla kaplı hoparlörüne yanaşıp ajansı dinleyen babam, babamın inadına cumhuriyet gazetesini okuyan anneme böyle söylerdi..
Bugün gibi hatırlıyorum..
- O sağır bu ülkeye hizmet edemez..
- Deme öyle ya bi duyan olsa..
- Duyan benden farklı mı düşünecek?
- Ya düşünürse.. deme yine de sen..
Her çocuk gibi, çocuk aklımla babamı kızdıranın kötü bir insan olduğuna inanırdım o zamanlar.. ne adını bilirdim ne de kim olduğunu.. Ama korkardım.. babamın ilk zamanlar yastığının altında, daha sonraları annemin ikazları ile yatağının altında duran o siyah tabancadan çok korkardım.. Bu nedenle iş paylaşımı yapılan evimizde bedenimin zorlandığı pek çok işi gık bile demeden yaptığım halde, yatakları toplama sırası bana geldiğinde, ablalarımdan dayak yemeyi bile göze alıp toplamazdım babamın yatağını..
Şimdi, kurşun sıkmayı düşündüğüne göre çok kötü bir insan olmalıydı o anlattığı!.. Benden yaşça oldukça büyük ablalarımın kendi sorunları ile ilgilendikleri veya oyunlar oynadıkları ya da gizli gizli "Kerime Nadir" in romanlarını okudukları geceler, ben hiç gizlenmeden, hiç anlayamadığım haberleri dinler, babamın yorumlarına kulak kabartırdım..
***
-Düşünsene bu adamın memlekete faydalı olacağına inansaydı, Atatürk öldürme emri verir miydi?
-Ya ben ona inanmıyorum olur mu öyle şey?
-O zaman okuduklarından bir şey anlamıyorsun demektir
-İyi de silah arkadaşı bunlar, aynı cephede savaştılar
yurdun kurtuluşunda Atatürk ve İnönü..
-İyi ya işte bak sen de ikinci olarak onun adını söyledin..
-İyi de zaten ikinci adam o!
-Bak hanım bu adam ikinci adam olmayı yediremediği için o kinine ve inadına mağlup olarak o dürüst kürtleri de kendi safına toplamaya başladı. Sen daha chp ye oy ver dur..
-A-aaa sen de iyice sapıttın ama.. CHP Atatürk'ün kurduğu bir parti.. tabii tüm oyum onlara..
-Tamam hatun tamam sen burnunun dikine git.. Bir gün halk partisi de anlayacak oynanan oyunu ama iş işten geçecek.. O zaman bana rahmet okursun..
***
Sanki beynimin kayıt tıkırtılarını duyardım onları dinlerken.. harf kaçırmadan ruh gibi konuşulanları kayda aldığında!! Çünki genel olarak konuşmayı pek sevmeyen babam sadece bu konu açıldığında hiç susmak bilmezdi..
-Ölüm döşeğinde yalan söylediler ATA' ya.. Tarih hesap soracak bir gün.. tabii o zamana kadar yönetim önce gizli sonra aşikâr olarak cumhuriyetin temelini oyanların yönetimine geçmezse..
-Allah aşkına çocukların yanında konuşma, kulaklarında kalır, gider okulda söylerler..
-Sen okumuş bir kadın olacaksın ama benden daha cahilsin. Bu adamın ölüm emrini verdi Atatürk.. niye diye hiç düşündün mü? Bu ülkenin başına gelebilecek en büyük felâketin, ileride onun başının altından çıkacağını bildiği için.. ve "öldürüldü" diye hasta yatağında haber geldiği için de, yaşadıkları sürece çocuklarına devlet kasasından ömür boyu maaş bağlattı.
***
Uzar giderdi bu konuşmalar.. hele kış geceleri.. havanın buz gibi olduğu geceler büyük kuzinenin etrafında toplanıldığı zaman .. radyoda Münir Nurettin Selçuk avaz avaz "hı" hı! diye kaideli kaideli şarkı söylerken!.. “Yâdeller aldı beni gurbete saldı beni.. yardan ayırdı felek...” dediğinde babam dalar giderdi, onun şarkısıydı bu.. O, hayâllerini seyrederken ben de onu seyrederdim.. O sert ifadenin yok oluşuna o çatık kaşların düzelmesine bir şarkının sebep oluşuna şaşar kalırdım.. Bilemezdim çocuk aklımla yaşadığımız şehrin babam için "yâd el" olduğunu ve bizlerden başka, ayrılışına üzülebileceği sevdiklerinin de olabileceğini..
Oldukça uzun bir zaman sonra, babamın 1950 yılında Demokrat Partinin kuruluşu için çok önemli meblâğlar harcayarak, muazzam arsalarımızı satarak partinin kuruluşundaki hizmetlerini, ve kuruluşta görev yapması için yapılan tüm tekliflere "hayır" deyişini, (annem için bu bir enayilik olsa da) Celâl Bayar'ın, Adnan Menderes'in, Tevfik İleri'nin ve Samsun TED kolejinin kurucusu ve de Müdürü olan Tevfik İleri'nin ağabeyinin (adını unuttum google'a bakmaya da üşendim) uçsuz bucaksız arka bahçemizde kurulan sofralarda ağırlanışlarını net olarak hatırlarım..
Ancak, hayâl meyâl olsa da, daha sonraları anlatılanları da ekleyerek hatırladığım ve hiç ama hiç unutamadığım olay, Kâzım Karabekir’in 1946 veya 47 yılında, zannederim TBMM başkanı iken bir Karadeniz gezisi dönüşünde evimizde ağırlanışıdır..
Arka odaların en sıkıcı olanında tüm kardeşler, odadan dışarı çıkma yasağı konduğu için, ziyaret bitene kadar oturuşumuzu.. Ablalarımın “gülsen bir şey bulur icat eder çıkarız odadan bekleyin“ dedikleri için onlara inat çıt bile çıkartmadan odada uslu uslu oturuşumu hiç unutamam!!..
(Kâzım Karabekir - ATATÜRK - İsmet İnönü - Fevzi Çakmak)
Kâzım Karabekir'in 1920 yılının Kasımında kara kışta Ermenilerin kuşatması altında esir düşecekken, aralarında babamın da olduğu asker/sivil yardımı ile kurtuluşunu ve Ermeni ordusunu kesin yenişini defalarca dinlemiştim babamdan zaten..
Ah… ne güzel bir tanrı hediyesidir çocukluk!! Ve çocukluk hayâlleri…. Rüyalarımın fon perdesi olmuştu bu yıllarca, köylü kılığında katırların tepesinde karın altında, kuşatılan askerlere yiyecek taşıyanlar arasındaki BABAM!
Babama, bir teşekkür beratı getirmişti imzalı ve mühürlü.. Gösterdiği vatanperverliği kutlayan. Bir de el dokuması kalpaklı Atatürk resmi dokunmuş ipek bir minicik halı..
Dağ gibi babamı ağlatmıştı getirdikleri..
Sonra büyüdüm… daha doğrusu büyüdüğümü zannettim.. Annem ve babam yaşlandılar.. Tabii onların da yaşlandığını zannettim!!..
Çok çok uzun yıllar sonra bile gayet net hatırlarım.. O halı, incecik neredeyse tülbent kadar ince renkli bir Atatürk portresi işlenen el dokuması o ipek halı, annemle babam arasında ciddi bir kavgaya neden olmuştu.. Annem onu bir tablo gibi camsız çerçeveletip duvara asmıştı.. Bir sabah, yukarı kattaki odalarımızda henüz afyonlar patlamamışken, aşağı kattan annemim çığlığı ile yataklarımızdan fırlayıp hepimiz üçer beşer indik aşağı tek gözlerimiz tam açılmadan ve tıpkı annem gibi elimizle ağzımızı bastırıp babamızı seyrettik..
Babam namaza durmuştu.. Bunda şaşacak bir şey yoktu zira babam zaten beş vakit namaz kılardı.. ancak seccade, annemim duvara astığı Atatürk'ün kalpaklı resmi olan halıydı!!.. Hepimiz yan yana ayakta, sıralı olarak babamın namazını bitirmesini bekledik..
- Nasıl yaparsın bunu inanamıyorum sana
- Neyi?
- Atatürk’ü hem sevip hem ayaklarının altına almanı
- Senin kafan basmıyorsa benim yapacağım bir şey yok..
- Neymiş efendim o kafamın basmadığı söyle de
çocuklar da duysun..
- Duyun o zaman hepiniz ve hiç unutmayın! Ben, Allah'ıma her gün beş vakit namazımda şükrediyorum bu yüce insanı yarattığı için.. ve okuduğum tüm duaların misli sevabını önce onun ruhuna yolluyorum sonra da secde edip alnını öpüyorum.
Bugün 17 Eylül..
Babamın, dağın ardına gittiği gün!
*****
Ben dua bilmem.. arapca da bilmem.. Türkçe yazılmış kuranda neler yazdığını az çok tercüme eden babamdan öğrendiğim kadarıyla, orada yazanların, benim anladığım anlamda “dua” olmadığına inanırım..
Ben, adını “tesadüf” koyduğum bir ilâhi güçle konuşur sohbet eder dertleşirim.. Bazen içlenirim.. ağlarım, küser sitem ederim ona.. bazen beni sevdiğini bildiğimi fısıldar şükrederim..
Çünki, değişik zamanlarda farklı ifadelerimde de belirttiğim gibi ben, TESADÜF dediğimiz olgunun, Jean Cocteau' nun dediği gibi, Tanrı'nın geçip giderken, insana görünmemek için büründüğü şekil olduğuna inanırım.
Bu gece de, gidenlerle geçmişi yad ederken hatırladıklarımı ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak geldi içimden.
Hepsi bu!