[go: up one dir, main page]

21 Aralık 2016 Çarşamba

Yaşlanmayan duygular..

Ne sevmenin yaşı var.. 
ne de hayâl kurmanın !!!..
 
 
 
Sevmek.. sevebilmek… Tanrının, sevdiği kullarına hediyesi.. Mutlaka karşı cinse duyulması da gerekmiyor.
Ya da mutlaka sevdiğin veya sevdiğini zannettiğin kişiye kavuşman, onunla sevişmen de gerekmiyor.. 
Sevmek, evet sevmek!! Tanrının, yüreğini pırıl pırıl yarattığı kullarına bir armağanı!..

Tanrıyı sevmek ya da doğayı sevmek değil yazmaya çalıştığım.. Evet biliyorum pek çok çeşidi ve pek çok şekli var bu duygunun.. Siz, sadece şunu hiç unutmayın:
Kıymetini bilmeyenlerin veya yanlış değerlendirenlerin elinde paçavraya dönen bu duygu, aslında sadece onun kıymetini bilemeyenlerden intikam alır, onu yaşayanlardan değil..

Mutlaka karşılıklı olması da şart değil bu duygunun.. Karşılıklı olanda, kavuşma ihtimali vardır mutlaka ama hayâl ettiğin, hayâlini kurduğunda da pek çok kavuşma çeşitleri vardır .. Ayrıca gerçeğinde, o muhteşem duygunun içine sinsice giren “arzu” o duyguyu sonunda eritir çürütür.. maskara eder!.. Oysa senin, hayâlinde, sıfatlar eklediğin, bir şablon yaratıp yücelttiğin, yanında veya uzağında olsun hatta gerçekte veya hayâlinde yaşasın, o emsalsiz kişiyi düşünmek ne kadar güzel ve temiz bir duygudur!!

Ona çeşitli kaftanlar giydirip, (hayâlindeki gerçek bir kişi de olsa) onu istediğin karakter kalıbına sokup seni incitemeyecek veya senden bir beklenti içine giremeyecek bir kişilik yaptığında… onu özlediğinde.. onunla her derdini düşünceni ve arzunu paylaştığında huzur duyarsın..

Hatta istersen onunla fikir münakaşalarına da girebilirsin hatta düşüncelerinizde ters düşüğünüzde kavga da edebilirsin.. Sonra ... kapı çalınır.. veya telefon çalar... yalnızlığına geri dönersin..

Aradan bir süre geçer, yalnızlık yüreğine batmaya başladığında.. aklına “O” düştüğü an, onun karşında belirivermesini seversin.. Dinlediğin bir şarkıyla bile yeniden duygularını harmanlamasına hayran olursun..

BU yazmaya çalıştıklarım, kendimce anlatmaya çalıştığım yalnızlığın, romanımsı anlatımı aslında.. Şimdi bunun tamamını değil de, bir kısmını bile bir daktıra (!) anlatsam, sizce teşhisi ne olur dersiniz???



Yoksa içinizde dr. mı var?
 

 

13 Aralık 2016 Salı

Geçmiş zamanın, geçmeyen tarihleri..


Batıl olmak nedir bilir misiniz?

Doğru ve haklı olmayanmış..

Çürük, temelsiz, asılsızmış..
Ve, "Geçersiz!" diye noktayı koymuş lügat!!

Annem, PEK ÇOK konuda o konulara akılcı bir yaklaşım sunmasına karşın, batıl inançları olan bir insandı.. "Bir inançtır ve kimseye bir zararı olmadığı sürece de kimseyi ilgilendirmez" derdi.. Babam da, (bizlere göre kavga, onlara göre fikir tartışması) batıl olmanın geçersizliği konusunda annemce hiç geçerli olmayan örnekler sunardı.. "Mesela yola çıkan birisinin arkasından su dökmek bir inançtır ve kimseye bir zararı yoktur" derdi annem.. Babam da “su israfı” der keser atardı.. annemin "ruhsuz" deyişine de "batıl" diye cevap verirdi.. Kafalarımızı bir sağa bir sola döndürüp sesimiz çıkmadan izler sonra kendi aramızda kim haklı kim haksız kavgasına tutuşurduk..

Ben pek çok konularda batıl inançları olan bir insan olmama rağmen yine de babama hak verirdim, konu fareleri öldürmek günahtır konusuna gelip dayandığı için!!

Uyanık ve okumuş bir kadındı annem ama konu tarih olarak ayın 13üne gelip dayandığında… akan sular dururdu. O gün biçki biçilmez.. yola çıkılmaz.. bir işe başlanmazdı.. aynı şekilde Salı günleri de uğursuz bir gündü annem için.. işlerinin ters gittiği hiçbir işinin rast gitmediği bir gündü annem için Salı günü ve o gün asla temizlik yapılmaz yemek pişmezdi.. Babam "İstanbul salı günü fethedildi nasıl uğursuz olur o gün?" der dururdu konu açıldığında.. ama kendi söyler kendi dinlerdi..

Bir gün üst kattaki gardırobun rafında duran kuran' ı getirmemi istemişti annem gidip getirdim. Getirirken de  arka sayfalardaki el yazısı notlar takıldı gözüme. Arapça harf mi rakam mı anlayamadığım bir sürü yazı vardı. Anneme sorduğumda bunlar ne diye “babamı kaybettiğim tarih” demişti. Sonra bir gün o tarihi kayıt edip tarih hocama sormuştum "13 teşrini-sani"  diye cevap vermişti..

Her çocuk, annesi ölene kadar çocuktur! denir..
Keşke çok uzun yıllar çocuk kalabilseydim!..
Keşke, çok genç yaşta derdimi-sevincimi- notaların tınısını- şükranımı paylaşabileceğim insanı kaybetmeseydim.. 


Ve .. keşke bir cevap bulabilseydim, ya da bir cevap verebilen olsaydı  o yıldan bugüne dek, o sorduğum sorulara bir cevap!..


 Keşke giderken bile düşüncelerinde haklı olduğunu kanıtlar gibi 13 aralık Salı günü bizleri terk edip gitmeseydin dağın ardına Annem..






Bir buruk gülüşle dudaklarında,
bura bura yüreklerimizi
bırakıp gittin bizi annem..

İyiliklerine karşılık buldun mu?

Hep oturdun yıllardır
yürümeyen ayaklarınla..
Olman gereken cennette

koşup yoruldun mu?

Bilinmiyor,
umulanların nerede bulunduğu;
sen, hak ettiğin güzellikleri

gittiğin yerde buldun mu?

13/Aralık- Salı 





11 Kasım 2016 Cuma

Kafamın tasındaki buruşuk..


Yıllardır kelime oyunları ile süslediğim, evirip çevirip tek bir kelimeye, taşımakta zorlandığı onlarca anlam yüklediğim sözcüklerim.. 

Her kalıba soktuğum, çok ender insanın bilmece çözer gibi zekâsı ve duyguları ile cümle aralarına sıkıştırdığım gerçeği bulup çıkardığı o yüklü cümlelerim.. 


Asla evirip çevirip süslemeye çalışmadığım, aklımdan geçer gibi, içimden geliş haliyle.. yüreğin odalarında gizlediğim kişilerle konuşur gibi, ama her okuyana hitap edilip anlatıldığı zannedilen sır yüklü kelimelerim..


Yavaş yavaş terk ediyorlar beni.. isimler! İntikam alır gibi.

Hatırlatmaya zorladıkça da beynimi, sanki inadına kapatıyor hafıza denen gayya kuyusu kapılarını..

Belki de çok uzun zamandır tek başına yaşamamın sebebidir diye düşündüm önceleri.. Kendimi avutma çarem değildi bu, çaresizliğimdi belki böyle düşünmeme sebep..

Sonra yazdıkça.. yazmaya devam ettikçe ve en önemlisi yazarken kelimelerimi bulmakta HİÇ zorlanmadıkça , beni terk eden isimlere - kelimelere de kafamı takmamaya başladım.. 


 Ancak, bir şey anlatmam gerektiğinde, ister telefonda olsun bu konuşma ister karşılıklı.. ki anlatım şeklimin akıcı olduğunu ve beni hiç zorlamadığını bildiğimden, tam konuşmamın ortasında zınk diye durup söylemek istediğim ismi, kişi veya neyin adı olursa olsun hatırlamakta zorlanınca, hatta hiç hatırlayamayınca, yalnızlığımı daha çok sever oldum!.
Kendi kendime konuştuğum zamanlar, genelde kurgulamış olduğum bir konuyu anlatıyor olduğumdan ve hemen kaleme aldığımdan, “şimdi şu an olduğu gibi” kısa duraklamalarım olsa da, o unuttuğumu zannettiğim ismi hatırlamamda zorluk çıkartmıyor nedense kafamın tasındaki buruşuk!!.

Ama, seyrettiğim bir filmin adı… gezdiğim ve özel bulduğum bir şehrin veya mekânın adı.. tavsiye etmek istediğim bir ilacın ya da çok ender olsa da beğendiğim bir dizinin adı.. Ve.. önemsediğim bazı arkadaşların isimleri takıldığı an zihnimin eşiklerine, oradan geçmesi artık pek mümkün olmuyor..

Ancak bunlara, yani o eşiklere takılmaya, yakın bir geçmişte kullandığım bir ilacın .. sevdiğim yıllarca kullandığım bir parfümün, giysimin ve eşyalarımın alındığı mağazanın.. çok mükemmel pişirdiğim yemek tariflerimin ve gittiğim pek çok şehirlerin isimleri de eklenmeye başlayınca… kabullenmekte zorlansam da, sonuna yaklaştığımı zannettiğim 6.yı (!) bitirmek pek mümkün olmayacak gibi!! 


Hani "kafamın tası attı" diye bir tabir vardır.. benim tasın başına sık gelir bu.. hele de bugünlerde!! O tas attığında içindeki buruşuk sıranın kendisine geldiğini anlamakta gecikmiyor ve tası geçiriveriyor yine yeniden yerine.. Şimdilik!!

 Adı, tıpta her ne olursa olsun unutkanlığın,

ister eğreti dursun teşhis o bedende,
isterse cuk otursun yaşam lügatine.. 

Zor zenaat şu yaşlılık!..

 





 

23 Ekim 2016 Pazar

Fasıl kurmak..


Bazı günler annemin gözlerindeki kızarıklık dikkatimizi çektiğinde, böcek/sinek falan kaçtı zannederdik.. sonra dayanamayıp sorardık ne oldu gözlerine anne diye.. “fasıl kurdum” derdi . Anlamazdık! Bizim bildiğimiz fasıl, annemin piyanosuna anneannemin udu ile eşlik edip, birlikte çaldıkları saz semailerine iştirak eden konu komşu/ eş dostun söylediği şarkılar idi.. O nedenle sormazdık fazla.. Zaten o yaşlarda o an için hangi arkadaşımızın geleceği, nerede oyun kuracağımız veya nereye gideceğimiz daha önemliydi..
Annem için, fasıl kurmanın, sıkıntısını hiç kimse ile paylaşmadan, tek başına içli içli ağlayıp tanrı ile dertleşmek olduğunu YILLAR sonra öğrendim..

**
O gün üst kattaki odamda derin derin düşünüyordum nasıl söyleyeceğimi.. Biraz sonra aşağı kata yemeğe inecektim.. Henüz bahçenin demir kapısı açılıp kapanmamıştı.. babam gelmemişti daha.. güneşin battığını seyretmiştim terastan ağlaya ağlaya nasıl söyleyeceğimi düşünüp.. sonunda, yemekte, masaya oturduktan sonra, babam da varken söylemeye karar verdim.. Ne olacaksa olsun diye düşünmüştüm. Eğer önümüzdeki hafta Bursa’da olmazsam, imtihana giremezsem geometriden sınıfta kalacaktım.. O zamanki maarifin, hangi akla hizmet ettiği bilinmeyen eğitim kanunu böyle idi. Tek dersten ikmale kalırsan… ikmalde de imtihanı geçemezsen sınıfta kalınıyordu.. Ve leyli meccani (parasız yatılı) okullarda bu, bir alt sınıfta bir yıl daha okumak anlamından çok, velinin de o yıl için devlete bedel ödemesi anlamına geliyordu..

Tam o an açıldı demir kapı ve çok gürültülü ses çıkarttı kapanırken.. eyvah! dedim içimden babam sinirli! Tam anlatmaktan vaz geçmiştim ki aşağıdan çok yüksek kahkahalar… hayret içeren çığlıklar gelmeye başladı.. Ne olduğunu anlayamadan, gelenler annemin peşinden, elleri bavul ve paket dolu üst kata çıkmaya başladı.. ve annem doğru bizim odanın kapısını açıp “geçin geçin yerleşin” dedi.. sonra birden beni fark etti.. Işığı yaktı.. kızmaya niyetlendiği yüzünün kasları birden dümdüz oldu.. yanıma geldi bir eli omuzumda diğer eli yanağımda “fasıl mı kurdun sen annem?” diyerek elimi tuttu ve odadaki güruha “yarım saat sonra yemekte buluşalım” dedi .. Omuzumdan tutarak bana sarılmış durumda aşağı kata inerken “yemekten sonra bana niye fasıl kurduğunu anlatacaksın şimdi susma zamanı” dedi..
Anlatsam inanmazsınız.. o kadar kalabalıktık ki, devasa yemek masası hepimizi almamıştı ve biz 9 çocuk ve genç mutfaktaki masaya oturmuştuk.. Uğultu şeklinde yükselen gürültüyü babamın gevrek kahkahaları bastırmaktaydı.. Yendi içildi.. O zamanlar, televizyonun adı bilinmezdi ve haberlerin haricinde radyo bile dinlenmezdi.. annem, ısrar karşısında piyanoya geçti bir iki parça bir şey çaldı ama gelenler dinlemekten çok konuşmayı tercih edince kalktı piyanonun başından ve ellerini çırpıp “hadi bakalım herkes odasına..” dedi..
Babam kahvesini ve gazetelerini alıp balkona çıktı.. misafirler üst kata çıktı.. bizler tam bulaşıkları yıkayıp kurulamıştık ki annem mutfağa geldi ve “gülsen sen benim odaya” dedi..

Odasına beraber girdik.. "sen pek kolay fasıl kurmazsın ne oldu kızım.. önemli olsa gerek hadi anlat bana" dedi çok içten otoriter sesi ile.. Ben de mümkün olduğunca kısa anlattım durumumu ve “terasa her çıktığımda atlamayı düşünüyorum anne” dedim sonunda.. Saçlarımı karıştırdı ama konuşmadı.. derin ve kararlı düşüncelere dalmıştı.. Hadi git yat kızım ben bir çözüm bulmaya çalışacağım dedi.. ki bu, annemin mutlaka çözüm bulacağının kesin ifadesi idi.

Sabah kalktığımda, herkes bahçedeki kameriyenin altında idi.. üstelik konu komşu da gelmişti.. herkes gelirken getirdiği yiyecekleri masaya dizmişti.. bir curcunadır gidiyordu.. derken annem sanki çok doğal bir şeyden bahseder gibi “valla başıma devlet kuşu kondu.. babamız Bursa’ya mal almaya gidecekti hafta sonu Gülsen'in imtihanı olduğunu duyunca hadi siz de gelin araba nasıl olsa boş” dedi.. biz fazla kalamayız zaten kızı okuluna bırakıp ertesi gün döneceğiz.. Bursa' yı merak eder dururdum.. İşte size kocaman ev.. yardımcılar ..eş.. dost.. gezin tozun” dedi.. O kadar şaşırmıştım ki “ağzını kapat” ikazını bile önce anlayamamıştım.. Sonra bir fırsat bulup “anne nasıl becerdin” diye sorduğumda, “fasıl kurmana dayanamadım” demişti yeşil gözlerinin içi gülerken.. "Baban girilecek bu imtihanın tüm öğrenciler için geçerli olduğunu zannediyor.. ona göre" demişti sonra..

Sonra... Bursa'da annem ablam ve kardeşimle felekten bin güne bedel bir gün çalmıştık.. Unutulmayan!



**** Bugünlerde oldukça sık fasıl kurduğumdan mı nedir bilemem... Hicazdan girmek istiyorum ama bamtellerim hep hüzzam vuruyor!!




 

13 Ekim 2016 Perşembe

Ve.. büyüdüm ben..

 

Ve.. sonra büyüdüm ben!
Yani, büyüdüğümü zannettim.
Çünki annem bana bir roman hediye etmişti 15. yaş günümde!!
Adı “Genç kızlar” idi .
Konusu.. Yatılı bir kız okulunda, edebiyat hocalarına aşık üç genç kızın inanılmaz mücadelesi idi!
Yani.. bir annenin, ve özellikle annemin o inanılmaz 6.hissini keşfedişim idi..
Her şeyi ve en çok da kendimi yeniden keşfeden bir mucit gibiydim aslında o yıllarda.. aynaya her bakışımda yeniden, yeni gelişen bedenimin bir bölümünü keşfetmekteydim.. Daha iki hafta önce alınan bir bluzun göğüs kısmı dar gelmeye düğmeler zor kapanmaya başlamıştı!..

Büyümüştüm ben! Artık annemle ablalarım okudukları bir roman hakkında yaptıkları eleştirileri benim yanımda benden gizlemeden konuşup fikir yürütmeye başlamışlardı.. Konuşulanları devamlı kayda almakla meşguldü beynim çünki biliyordum ki lâfa karışacak olsam veya bilir bilmez fikir beyan etmeye kalksam bir daha bu konuşmaların tartışmaların içinde olamazdım.

İşte yine böyle bir sömestri tatil süreci içinde, evin balkon dediğimiz terasında yerlerdeki puf puf minderlere oturup konuşmaları dinlemeye hazırlandığım bir gün, annem hepimize tek tek bakıp 'her biriniz eğer bir roman yazsaydı adı ne olurdu o romanın?' diye bir soru yöneltti.. En büyük ablamın, o boğuk kahkahasını atıp "Boş mısır tarlası" dediğini hatırlıyorum.. Diğer ablam, uzun süredir yenilenmeyen makasına bakıp, sanki bir mesaj verir gibi
"Paslı makas" demişti.. diğerlerini hatırlayamadım..

Sonra hayale daldım.. Okuduğum yatılı okulda öğretmendim hayalimde, ve bahçesindeki sarmaşıkların sardığı kameriyede yazdığım kitabı tanıtıyordum.. büyümüştüm'' !

Birden annemin sesiyle irkildim.. "sen?" diye sordu.. "senin romanın adı ne?".. "Büyümüşüm ben" deyiverdim.. O güzel ve çok ender duyulan kahkahası ile güldü.. "sahiden büyüdün be kızım.." dedi ve devam etti " biliyorsunuz bir hafta sonra Gülsen'in doğum günü.. Ona ilk hediyesini ben vermek istedim. Düşündüm de belki sayfalar arasında kendisi ile benzerlikler bulabilir.." .. meraktan deli gibi atladım annemin kucağına , hadi ver ver ver… diye bozuk plâk gibi tekrarlarken, annem sol el işaret parmağını havaya dikti.. bu, bizim ailede “kes” emri anlamına gelirdi ve dinlemeyen kesilebilirdi!! :)) “ yaş gününde” dedi kesin ses tonu ile ve devam etti.. “sizler de bir yıl içinde sadece iki ay aramızda kalan kardeşiniz için onun işine yarabilecek hediyelerinizi hazırlayın” dedi.. Bu, çok net bir ikaz idi hediye alacaklar için..

Göz açıp kapayıncaya kadar değil.. milyon kere kapatıp açtığım halde geçmek bilmeyen o hafta nihayet geçti ve bizim girmemize pek izin olmayan büyük salonda, konu-komşu.. akraba-tanıdık ve hane halkı toplandı.. yedik içtik.. konuştuk konuşulanları dinledik.. aramızda kıkırdadık.. mumları yanan ablamın pişirip süslediği o muazzam pastanın mumlarını üflerken dilek tut diye bağıranların sözünü dinleyip, “sınıf birincisi olayım” gibi enayi bir dilekte bulundum..


Sonra sıra verilen hediyeleri açmaya geldi..
çoraplar.. bluzlar.. kazak.. albüm.. defter kalem seti.. kolonya.. ve ağabeyimin hediyesi hayatımda ilk kez kullanacağım bir parfüm.. Annemin paketli hediyesini kolumun altına sıkıştırmıştım.. ve kesin açmamaya kararlıydım. O, özeldi ve ben onu tek başıma açmalıydım.. Ama olmadı! Annemin bu sefer sol kaşı havaya kalkınca!! Kitabı paketinden çıkarttım ve göğsüme dayayıp gösterdim herkese.. “Genç kızlar” idi romanın adı.

Ve babam sabah namazına kalktığında… romanın son sayfalarını okuyordum hıçkıra hıçkıra..


 

1 Ekim 2016 Cumartesi

ANNE - KIZ..!


Bir gün, aklım sıra çaktırmadan anneme sormuştum, “anne vicdanın azabı nasıl bi şey?” diye..
Mutfağın bitişiğindeki odadaydık.. yere peşkir(!) sermiş üstüne yer sofrasını koymuştuk yaprak dolması sarmayı öğreniyordum.. yere koyduğumuz minderlere oturmuş çalışıyorduk ana kız..
 


10 yaşındaydım.

Temcit pilavı gibi anlatır dururum okuyanlar bilir evdeki görev makinesi nasıl çalışır… bir tek ben tam olarak uymazdım o çalışma sistemimizdeki görev listesinde yazanlara.. Haftada bir gün nöbet değişimi vardı oysa.. yani bu hafta yatakları toplayan ve yatak odalarını temizleyen, ertesi hafta bahçe sular çiçek ve sebzelerin bakımını üstlenirdi.. bunun gibi..

Evin alt kat arka köşe odası terzihane gibiydi zira ortanca ablam muhteşem bir terziydi ayrıca yaratıcı zevk ve zekası ile önce mahallede sonra Samsun’da nam salmıştı.. Biçkiler buradaki büyük tahta masada yapılırdı, getirilen kumaşlar da duvardaki raflara öncelik sırasına göre dizilirdi..

Ağabeyim, elinden pek gelmese de evin tamir işleri ile

uğraşırdı.. mesela bahçedeki muazzam kümesi o yapmıştı.. oda oda ayırmıştı kümesi. Tavuklar yumurtladıkları samanlı odaya bir daha girmezlerdi.. oraya sadece annem ve ağabeyim girip yumurtaları alırdı. Eğer tavuk yumurtladığı yumurtanın üstünden kalkmazsa, diğer minik kuluçka odasına alırdı annem altına da o günki yumurtaları koyardı.. civcivler 20 gün sonra çıkmaya başladığında da sık telli minik bahçesi olan üçüncü bölüme alınırdı..
Annem pratik zekalı bir kadındı.. çok çabuk karar verir verdiği kararı hemen tatbik ederdi. Becerikliydi. Hayvanlarla inanılmaz iletişimi vardı.. Mesela tavuklara isim koymuştu ve o tavuk ismini bilirdi.. civcivler en önce tele yanaştıklarında, annem “kamile.. geh geh” dediğinde onca tavuğun içinde adı kamile olan gelir telin ardından uzatılan yemi yerdi.. Bunu ben görmemiş ve bizzat yaşamamış olsam, ve bir yerde tanımadığım bir kişinin anlattıkları gibi okusam.. inanmakta güçlük çekerim.

Yine dağıttım hatıraları.. nereden nereye geldim.. oysa vicdan azabını sormuştum anneme ve hâlâ vermediği cevabını bekliyordum.. suskunluğu pek hayra alamet değildi zira.. yoksa anlamış mıydı??


**
O gün yatakları toplama sırası bendeydi.. ikinci ve üçüncü kattaki dört odada mevcut 8 yatak odası toplanacaktı.. Yastık altındaki tabancadan korktuğum için (ablalarıma göre bahane ettiğim için) yatak odalarını toplamaya dayak yeme pahasına da olsa yanaşmadığımdan, o tabanca kitli dolaba kaldırılınca, artık yatak odalarının temizlenmesi görevi çok sık olarak bana veriliyordu.

Önce annemlerin yatak odasından başlanırdı.. yine öyle oldu.. yastıkları düzeltmek için kaldırdığımda babamın yastığının altında görmüştüm o kapalı zarfı.. o küçük aklımla annemle babamın dargın olduklarını anlamıştım.. bir oyun oynadıklarını düşünürdüm çocuk aklımla.. kimbilir belki de bilmece soruyorlardır bilemezse anneme ayakkabı falan alacaktır!!! Ya da babama onu ne kadar sevdiğini anlatamıyordur bunca kalabalık içinde de onu yazmıştır uzun uzun.. O gün düzelttiğim yastıkların altına zarfı tam konulan yere yerleştiriyordum ki… zarfın yapışkanının tutmamış olduğunu fark ettim hani dokunsan açılacakmış gibi.. ve dokundum!!

Allah allahhh… bu ne yaaa… şaka gibi… ben ne umdum ne buldum?? İki satır! “bir gün bu vicdan azabı seni öldürebilir” yazıyordu..

Aman allahımmmm babam hastaydı demek ki.. azap çektiğine göre!! Demek doktora da gitmediği için o vicdan her ne biçim bir hastalıksa babamı öldürebilecekti.. Zarfı yerine koydum. Ve babamın hastalığının ne olduğunu anneme sormaya karar verdim

**
"niye sordun ve neden sordun?" dedi annem uzunca bir sessizlikten sonra.. sesinde kızgınlık yoktu.. O an işte tam o an!! Annemin ÇOK üzgün olduğunu fark ettim.. ellerimin yağlı oluşunu düşünmeden anneme yanaşıp boynuna sarıldım ve “babamın hastalığı ne anne” diye sordum usulca .. birden irkilişine aldırmadan da devam ettim.. “anne babam doktora gitmediği için kızmışsın babama .. valla açmadım zarfı.. yastığın altına koyarken açıktı.. baktım .. açıktı anne.. valla ben açmadım.. açık olunca da okudum.. ölmesin babam anne ölmesin.. gitsin doktora abime söyle götürsün.. vicdan nasıl bir hastalık anne?? Bulaşıcı mı??? ”
Birden annemin kahkahası ile korkup ayağa fırladım.. üzüntü ne hale getirdi annemi ve biz bunu hiç fark edemedik.. diye düşünürken.. annemin gülmesi bitti ve gel otur dedi eliyle yerdeki mindere pat pat vurup.. Hiç kızmamıştı! Yağlı ellerini itina ile sildi önce sonra elleriyle saçlarımı okşayarak anlatmaya başladı. "Vicdan, bir insanın yüreğindeki terazidir kızım, hastalık adı değil korkma" dedi. "Ama vicdansız bir insan, iflah olmaz ölüme mahkum olması gereken bir hastadır" dedi peşinden. Hem vallaha hem billaha hiçbir şey anlamadım .. Ama dayak yemediğime ve hatta azarlanmadığıma hayret ettim ve aslında annemin bana çok önemli bir mesaj verdiğini anladım o meraklı çocuk aklımla..

Ne zaman dolma sarsam.. ne zaman bir lokma dolma atsam ağzıma, gözlerimden ip gibi inenleri hiç silmem bu yüzden..

Anlattıkları, o günden sonra yaşadığı süre içinde bana anlatacaklarının ön sözü gibiydi..

O GÜN, biz anne-kız olduk.




 

17 Eylül 2016 Cumartesi

Benim için 17 Eylül' ün sene-i devriyesi..

                                                                                                                          
O zamanlar, konuşulanları duymadığımı, ve duyduklarımdan da bir şey anlayamadığımı düşündükleri yaşlardaydım..

- Tarihi bir dönem yaşıyoruz hanım..
- Büyük bir değişim sürecine girdi ülke..
- Bu günlerin kıymetini bilin..

Bu tür konuşmalar hemen hemen her gün tekrarlanan bir tiyatro sahnesine döndürmüştü evimizin salonunu..
Hani o eski Rum kilisesinden bozma evimiz vardı ya, işte o yıllarda o devasa salonda biz kardeşler bir köşede oynarken,  AGA radyonun üstündeki dantel örtüyü kaldırıp, devamlı parazit yapan radyonun kumaşla kaplı hoparlörüne yanaşıp ajansı dinleyen babam, babamın inadına cumhuriyet gazetesini okuyan anneme böyle söylerdi..
Bugün gibi hatırlıyorum..

- O sağır bu ülkeye hizmet edemez..
- Deme öyle ya bi duyan olsa..
- Duyan benden farklı mı düşünecek?
- Ya düşünürse.. deme yine de sen..

Her çocuk gibi, çocuk aklımla babamı kızdıranın kötü bir insan olduğuna inanırdım o zamanlar.. ne adını bilirdim ne de kim olduğunu.. Ama korkardım.. babamın ilk zamanlar yastığının altında, daha sonraları annemin ikazları ile yatağının altında duran o siyah tabancadan çok korkardım.. Bu nedenle iş paylaşımı yapılan evimizde bedenimin zorlandığı pek çok işi gık bile demeden yaptığım halde, yatakları toplama sırası bana geldiğinde, ablalarımdan dayak yemeyi bile göze alıp toplamazdım babamın yatağını..

Şimdi, kurşun sıkmayı düşündüğüne göre çok kötü bir insan olmalıydı o anlattığı!.. Benden yaşça oldukça büyük ablalarımın kendi sorunları ile ilgilendikleri veya oyunlar oynadıkları ya da gizli gizli "Kerime Nadir" in romanlarını okudukları geceler, ben hiç gizlenmeden, hiç anlayamadığım haberleri dinler, babamın yorumlarına kulak kabartırdım..

 ***
-Düşünsene bu adamın memlekete faydalı olacağına inansaydıAtatürk öldürme emri verir miydi?
-Ya ben ona inanmıyorum olur mu öyle şey?
-O zaman okuduklarından bir şey anlamıyorsun demektir
-İyi de silah arkadaşı bunlar, aynı cephede savaştılar   
 yurdun  kurtuluşunda Atatürk ve İnönü..
-İyi ya işte bak sen de ikinci olarak onun adını söyledin..
-İyi de zaten ikinci adam o!
-Bak hanım bu adam ikinci adam olmayı yediremediği için  o kinine ve inadına mağlup olarak o dürüst kürtleri de  kendi safına  toplamaya başladı. Sen daha chp ye oy ver dur..
-A-aaa sen de iyice sapıttın ama.. CHP Atatürk'ün  kurduğu bir parti.. tabii tüm oyum onlara..
-Tamam hatun tamam sen burnunun dikine git.. Bir gün  halk partisi de anlayacak oynanan oyunu ama iş işten geçecek.. O zaman bana rahmet okursun..

***

Sanki beynimin kayıt tıkırtılarını duyardım onları dinlerken.. harf kaçırmadan ruh gibi konuşulanları kayda aldığında!! Çünki genel olarak konuşmayı pek sevmeyen babam sadece bu konu açıldığında hiç susmak bilmezdi..  

-Ölüm döşeğinde yalan söylediler ATA' ya.. Tarih  hesap soracak bir gün.. tabii o zamana kadar yönetim önce gizli sonra aşikâr olarak cumhuriyetin temelini oyanların yönetimine geçmezse..        
 
-Allah aşkına çocukların yanında konuşma, kulaklarında kalır, gider okulda söylerler..

-Sen okumuş bir kadın olacaksın ama benden daha cahilsin. Bu adamın ölüm emrini verdi Atatürk.. niye diye hiç düşündün mü? Bu ülkenin başına gelebilecek en büyük felâketin, ileride onun başının altından çıkacağını bildiği için.. ve "öldürüldü" diye hasta yatağında haber geldiği için de, yaşadıkları sürece çocuklarına devlet kasasından ömür boyu maaş bağlattı.


 ***

Uzar giderdi bu konuşmalar.. hele kış geceleri.. havanın buz gibi olduğu geceler büyük kuzinenin etrafında toplanıldığı zaman .. radyoda Münir Nurettin Selçuk avaz avaz "hı" hı! diye  kaideli kaideli şarkı söylerken!.. “Yâdeller aldı beni gurbete saldı beni.. yardan ayırdı felek...” dediğinde babam dalar giderdi, onun şarkısıydı bu.. O, hayâllerini seyrederken ben de onu seyrederdim.. O sert ifadenin yok oluşuna o çatık kaşların düzelmesine bir şarkının sebep oluşuna şaşar kalırdım.. Bilemezdim çocuk aklımla yaşadığımız şehrin babam için "yâd el" olduğunu  ve bizlerden başka, ayrılışına üzülebileceği sevdiklerinin de olabileceğini.. 

Oldukça uzun bir zaman sonra, babamın  1950 yılında Demokrat Partinin kuruluşu için  çok önemli meblâğlar harcayarak, muazzam arsalarımızı satarak partinin kuruluşundaki hizmetlerini, ve kuruluşta görev yapması için yapılan tüm tekliflere "hayır" deyişini, (annem için bu bir enayilik olsa da) Celâl Bayar'ın, Adnan Menderes'in, Tevfik İleri'nin ve Samsun TED  kolejinin kurucusu ve de Müdürü olan Tevfik İleri'nin ağabeyinin (adını unuttum google'a bakmaya da üşendim)    uçsuz bucaksız arka bahçemizde kurulan sofralarda ağırlanışlarını net olarak hatırlarım..

Ancak, hayâl meyâl olsa da, daha sonraları anlatılanları da ekleyerek hatırladığım ve hiç ama hiç unutamadığım olay, Kâzım Karabekir’in 1946 veya 47 yılında, zannederim TBMM başkanı iken bir Karadeniz gezisi dönüşünde evimizde ağırlanışıdır..

Arka odaların en sıkıcı olanında tüm kardeşler, odadan dışarı çıkma yasağı konduğu için, ziyaret bitene kadar oturuşumuzu.. Ablalarımın “gülsen bir şey bulur icat eder çıkarız odadan bekleyin“ dedikleri için onlara inat çıt bile çıkartmadan odada uslu uslu oturuşumu hiç unutamam!!..
 
(Kâzım Karabekir - ATATÜRK - İsmet İnönü - Fevzi Çakmak) 


 
Kâzım Karabekir'in 1920 yılının Kasımında kara kışta Ermenilerin kuşatması altında esir düşecekken, aralarında babamın da olduğu  asker/sivil yardımı ile kurtuluşunu ve Ermeni ordusunu kesin yenişini defalarca dinlemiştim babamdan zaten..

Ah… ne güzel bir tanrı hediyesidir çocukluk!! Ve çocukluk hayâlleri…. Rüyalarımın fon perdesi olmuştu bu yıllarca, köylü kılığında katırların tepesinde karın altında, kuşatılan askerlere yiyecek taşıyanlar arasındaki BABAM!


Babama, bir teşekkür beratı getirmişti imzalı ve mühürlü.. Gösterdiği vatanperverliği kutlayan. Bir de el dokuması kalpaklı Atatürk resmi dokunmuş ipek bir minicik halı..
Dağ gibi babamı ağlatmıştı getirdikleri..


Sonra büyüdüm… daha doğrusu büyüdüğümü zannettim.. Annem ve babam yaşlandılar.. Tabii onların da yaşlandığını zannettim!!..



Çok çok uzun yıllar sonra bile gayet net hatırlarım.. O halı, incecik neredeyse tülbent kadar ince renkli bir Atatürk portresi işlenen el dokuması o ipek halı, annemle babam arasında ciddi bir kavgaya neden olmuştu.. Annem onu bir tablo gibi camsız çerçeveletip duvara asmıştı.. Bir sabah, yukarı kattaki odalarımızda henüz afyonlar patlamamışken,  aşağı kattan annemim çığlığı ile yataklarımızdan fırlayıp hepimiz üçer beşer indik aşağı tek gözlerimiz tam açılmadan ve tıpkı annem gibi elimizle ağzımızı bastırıp babamızı seyrettik..


Babam namaza durmuştu.. Bunda şaşacak bir şey yoktu zira babam zaten beş vakit namaz kılardı.. ancak seccade, annemim duvara astığı Atatürk'ün kalpaklı resmi olan halıydı!!.. Hepimiz yan yana ayakta, sıralı olarak babamın namazını bitirmesini bekledik..

- Nasıl yaparsın bunu inanamıyorum sana
- Neyi?
- Atatürk’ü hem sevip hem ayaklarının altına almanı
- Senin kafan basmıyorsa benim yapacağım bir şey yok..

- Neymiş efendim o kafamın basmadığı söyle de
  çocuklar da duysun..


- Duyun o zaman hepiniz ve hiç unutmayın! Ben, Allah'ıma her gün beş vakit namazımda şükrediyorum bu yüce insanı yarattığı için.. ve okuduğum tüm duaların misli sevabını önce onun ruhuna yolluyorum sonra da secde edip alnını öpüyorum.
                      


Bugün 17 Eylül..
        Babamın, dağın ardına gittiği gün!                                    
                                   *****

Ben dua bilmem.. arapca da bilmem.. Türkçe yazılmış kuranda neler yazdığını az çok tercüme eden babamdan öğrendiğim kadarıyla, orada yazanların, benim anladığım anlamda “dua” olmadığına inanırım..
Ben, adını “tesadüf” koyduğum bir ilâhi güçle konuşur sohbet eder dertleşirim.. Bazen içlenirim.. ağlarım, küser sitem ederim  ona.. bazen beni sevdiğini bildiğimi fısıldar şükrederim..

Çünki, değişik zamanlarda farklı ifadelerimde de belirttiğim gibi ben, TESADÜF dediğimiz olgunun, Jean Cocteau' nun dediği gibi, Tanrı'nın geçip giderken, insana görünmemek için büründüğü şekil olduğuna inanırım.

Bu gece de, gidenlerle geçmişi yad ederken hatırladıklarımı ve düşüncelerimi sizlerle paylaşmak geldi içimden. 

Hepsi bu!


 

30 Ağustos 2016 Salı

Kendinle yaptığın kavgalarında kim galip?


Bugünlerde hep kapı çaldı zannediyorum.. aslında ne gelen var ne giden.. Bakıyorum, kafamın içindeki o hiç kapatamadığım kapılar yine çarpıp duruyor..  Hiç uğraşamam düşüncesi ağır basınca, geçmişin kapısını kapatmak istiyorum usulca, ama itirazlar yükseliyor derinlerden.. Bakıyorum ki,  geçmiş, geçmemiş!!

Demek ki, kapısını aralık bırakışım bu yüzden ..

Sonra geçmişe bile gönderilmesine izin vermeyip silinenlerin mühürlü odalarından sesler yükseliyor bu sefer.. “yargıla beni” diye bağırıyor geçmişte kalan bir ses.. “bugün ki aklınla cevap ver bana” diye haykırıyor sonra diğeri açamadığı kapıyı tekmeleyerek.. cevapsız uzaklaşıyorum o zincirli kapıdan..

 Daha sonra.. ses geçirmez bölmelere uzanıyorum usulca.. Ses gelmeyen tek yer orası!.. Orası, benim kendimi mahkûm ettiğim hücre.. kendi sesimden ürktüğüm nice yıllar.. bu nedenle haykırışlarımı hiç kimsenin duymadığı,  sesimi ses geçirmez bölmelerde boğduğum odalar!..
 
İnsanın kendisini kandırması ne kadar zor diye düşünülür.. oysa ne kadar kolaydır insanın kendisini aldatması.. teselli etmesi… "bir daha asla" yeminlerine inanması.. "mutlaka olacak" ların hiç bir gün olmayacağını bilerek yeniden tekrar tekrar olacak diye kendisi ile adeta alay etmesi… bir anlamda kendisini kendi gözünde küçük düşürmesi..

 Sonra… sonra ne oluyor biliyor musunuz? Hiç birisi, kapı ardındakilerin hiç birisi önemini muhafaza edemiyor ..  Kimi, zamanla barışık, bir diğeri her zaman zamanla kavgalı olsalar da değişmiyor netice.. yoksa değişmeyen  “gerçek” mi?

 
"Gerçek" diyor bana, karşımda oturan ben!
Sonra elindeki kadehi kaldırırken, küstah bir ses tonu ile devam ediyor.. "Beyninle kavgaların, bir zamanlar hatta yakın bir geçmişe kadar, her zaman senin galibiyetinle sonlanırken, artık umursamadığın bu mağlubiyete kadeh kaldırışın neyin kutlanışı?  
Biten günlerin sonunda farkına varışının mı.. yoksa bitenin gün değil ömür olduğunu nihayet kabullenişinin mi?"



 

1 Ağustos 2016 Pazartesi

"DUVARLARIM" ..

Bazen oturduğum yerden duvarlarla konuştuğumu biri görse benim için ne düşünür acaba diye geçer aklımdan.. Allahtan evimin içini görebilecek seviyede bir ev yok civarda .. aynı düşünce, içimi görebilmesi mümkün olmayanlar için de geçer aklımdan!..

Bugün, zaman zaman saatlerce baktığım, konuştuğum , seyreylediğim duvarlarımın anlattıklarını paylaşmak istedim sizlerle ..

Duvarlar için ne yazılar ne şiirler yazılmış bugüne kadar.. Han duvarlarından... cam duvarlara kadar! Araya örülen duvarlardan,
yıkılan utanç duvarlarına kadar!!

Evime hiç gelmemiş bir kişi için,

"Evimin bir duvarında gölgen kalmış
ve yüreğimin tüm duvarlarında sevgin.." desem de..

Ya da alenen,
"Aramıza ördüğün duvarlara
kapılar çizdim
açıp, gelirsin diye..
Kapılar duvarda kaldı,
sen,
duvarların ötesinde
..
"
diye, anlayamayacağı sitemler etmiş olsam da, burada, anlatmaya henüz başlamadığım duvarlar farklı.. Yani mecaz yok.. duygu yok..
Bildiğimiz taş - beton duvar!!

Ancak yine de, benim duvarlarım daha farklı göreceksiniz!.. Salonum hariç, odalarımın duvarlarının hepsi neredeyse tamamen fotoğraflarla dolu..
"Albümdekiler" i okuyanlar, o albümlerin yırtılışını ve içindekilerin nefes alışını hatırlar belki..
Kim bilir... o nedenle mi acaba ben kendimi hiç yalnız hissetmiyorum?
Hatta, tek başıma  olduğumu bile düşünmeden geçiyor günlerim?..
 


SOY AĞACIMIZ
Bırakın 7 göbeği.. 3 göbek öncesini bile bilen ne kadar azdır.. Oysa zaman zaman yazılarımda dile getirişim bu yüzden, insanlar, yaş ilerledikçe köklerine eğilir.. Büyük dedenin nerede doğduğunu merak eder meselâ.. ya da babaannenin adı neydi acaba' ya takılır!..

Belki benim çocukluğumda fazla magazin kitap hikâye dergi ve sair olmadığından, "can baba" "çocuk haftası" "Nasrettin Hoca" dergilerine ve hürriyet ile cumhuriyet gazetelerine bağımlı olduğumuzdan..  Belki de o nedenle anneannemin ve diğer aile büyüklerimizin anlattığı masalımsı (ki bizim için gerçekten masaldı onlar) geçmişlerini can kulağı ile dinleyişimiz ve hiç unutmayışımız ondan..
 ANNEM ve BABAM
Annem hayatı boyunca dudağına ruj bile sürmeyen, "makyaj" nedir bilmeyen bir hanımefendi ve muhteşem bir piyanist idi.. 17 yaşında, kendisinden 13 yaş büyük bir beyefendi ile evlenmiş olmasının etkisi diye düşünürdüm makyaj yapmayışını..
Çok sonraları... makyajdan saç boyasına kadar, boyanmanın hiç bir çeşidini sevmeyen ve yapmayan biri olarak, bunda sözü geçenin, efendiler(!) değil,  "gen" ler olduğunu anladım. :))
Babam ise, 1930 yılında, gömleği-kravatı, cebinden hiç eksik etmediği dolmakalemi, mendili ve saati ile örnek bir ADAM.

DEDELERİM...

Ne yazık ki her ikisini de tanıyamadım.. Ama dinlediğim masallarda(!) onlarla ilgili geçmişi su gibi ezberime aldığımdan, tanıyormuşum,  Molla bey ve Hıfzı Ali bey ile çok sohbetlerimiz oldu zannedişim ondan!! Hatta, Hıfzı beyin aşık olduğu ve ömrünün son saniyesine kadar sevdiği hanım sultanı Sıdıka' yı (anneannem) sevişini, "Albümdekiler" adını verdiğim romana konu yapışım da ondan!!

Molla bey ile anlatılan çok az şey dinledim..  Onları ne kadar çoğaltırsam çoğaltayım, çok zengin olduğunun ve lokmasına varana kadar olmayanlarla paylaştığının ötesinde pek bir şey bilmiyorum.
 



Dedem Hıfzı Ali ve onun 
"hanım sultan' ı  Anneannem
Udî  Sıdıka Özdenses


Dedem Molla bey
 
 
SONRA... BİZ..

ağabeyim ablam ve ben
 
 

BİR..İKİ..ÜÇ..
DÖRT İKEN BEŞ OLUŞUMUZUN,
SENEYE BENİM DE ÖNÜME BİR UFAKLIĞIN EKLENECEĞİNİ BİLMEDEN VERDİĞİMİZ 
BU MASUM POZLARA DALIP..
NE GÜZEL TESELLİ BULURUM DERTLERİME ..


VE ... DUVARLARIM..

ODALARIMIN 
dilsiz bilinen duvarlar!!...


Nereye başımı çevirsem...
hangi odama girsem...
hangi dolabın ya da konsolun
üstüne bakacak olsam.. 


Ailedeki bebeklerin
 çekmecelerinde uyuduğu bu asırlık konsolda,


küçük kitaplığımın üstünde, kenarında, içinde..
Beni hiç yalnız bırakmayanlar var..
Yıllardır, anlattığım onca sırlarımı saklayan!
1930 yılında çekilen bu fotoğrafa,
baba diyarı ARDANUÇ'a bakıp,
hiç görmediğim diyarları o devirde şehirlerin bile zor sahip olduğu mimariye sahip olan bu güzel, temiz,
 cehennem deresinin tepesinde kurulmuş 
"nahiye'ye" bakıp hayaller kurarım..
Sonra gözüm, alttaki soyağacımızın fotoğraflarına
dışarıdan iliştirdiğim resme takılır!.. 
 
 
 
BU SOYAĞACIMIZIN RESMİNİ..
 


BİR ODAMIN DUVARININ BİRİNDE,
SARIŞINIMIN GÜN BE GÜN BÜYÜYÜŞÜNÜ,
 
 
DİĞERİNDE,
AĞABEYİM VEDAT VAROL'UN
SANKİ YANIMDAYMIŞ GİBİ
ÇAKIL TAŞLARI İLE TABLO YAPIŞINI,
KALEMİNİN ARKA UCUNU ISIRA ISIRA
GÖZLERİ UZAKLARA DALMIŞ
RÜBAİLER YAZMASINI ..
 

SONRA..
OĞLUMUN DOĞDUĞU AN' ı,
KUCAĞIMA VERİLDİĞİNDE İÇİME İŞLEYEN ve 
HİÇ SOĞUMAYAN O SICAKLIĞI DUYDUĞUM GÜNÜ..
VE YIL , YIL ..
BÜYÜYÜŞÜNÜ SEYREDERİM
duvarlarımda!!..


KORİDORUN AYNASINA YENİ TAKILANLARI!
 

SANDIĞIN ÜSTÜNDE YANIBAŞIMDAKİLERİ..


ÇALIŞMA ODAMDA,
NEREDEYSE ÖMRÜMÜ SEYREDEREK

VE TÜM SIRLARIMI PAYLAŞARAK
GEÇİRDİKLERİMİ,
 

DUVARLAR DOLUNCA,
DUVAR BOYUNDAKİ AYNALARIMIN
İMDADIMA YETİŞTİĞİ ODALARI..


Soyağacı fotoğraf çerçevesine dışarıdan iliştirilmiş,
gözümün takıldığı resmin  arkasına
 "yaş 35!! gençliğe veda"
diye yazdığım resmime bakıp,
sonra bir de aynaya bakıp!!! 


neyse konumuz bu değil!


 

BENİM İÇİN ÇOK DEĞERLİ OLAN,
NALAN' ın  (kaat'ı sanat-ı) HEDİYESİNİ...
BENİM İLK VE SON YAĞLIBOYA TABLOMU...
ATATÜRK İÇİN YAZDIĞIM ŞİİRİME
"KÜLTÜR BAKANLIĞINCA" VERİLEN ÖDÜLÜ!!!..
SEYREDER DURURUM...


Tıpkı her akşam,
Sultanahmet' in  arkasından batan günlerimin
bitişini seyrettiğim gibi!.

 
********