[go: up one dir, main page]

26 Eylül 2010 Pazar

üç mel'un adam !


En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
Sokakta rastlasam bile tanımayım diye,
en güzel günlerimin bu üç mel'un adamını,
yer yer tırnaklarımla kazıdım
hâtıralarımın camını!.

 

En güzel günlerimin
üç mel'un adamı var:
Biri SENSİN,
biri o,
biri ötekisi..
Kanlı bıçaklı düşmanımdır ikisi...

Sana gelince...
Ne ben Sezar'ım,
ne de sen Brütüs...
Ne ben sana kızarım
ne de sen zahmet edip bana küs..
Artık seninle biz (dostum!),

Artık seninle biz,
düşman bile değiliz!..





Nazım Hikmet

26/eylül- pazar


22 Eylül 2010 Çarşamba

"İĞDİŞ"...

Enteresan rüyalar görmeye başladım bu aralar.. (aslında hep görürüm de .. epeydir ara vermişti beyindeki yönetmen)

Rüyamda yabancı bir ülkedeyim..ülkeler arası bir ödül almışım.. (aç tavuk + ambar ilişkisi!!)  Arkamdaki panoda “İĞDİŞ” yazıyor.. üstelik Türkçe olarak! Ve yine Türkçe olarak “Hukukta Devrim” yazmakta!!.. (ben de olsam şu an düşündüğünüzle aynı şeyi düşünürdüm!..) 

Halbuki bulunduğum ülke yabancı bir ülke ve dairesel anfi şeklinde büyük konferans salonundaki masaların üstünde, minik ülke bayrakları duruyor.
Ben kürsüdeyim ve icadımı tanıtıyorum masada oturanlara..  ve dünyaya!!!


Bir enjektör var elimde (hukuk?) ve tane tane son derece sarih, hem de türkçe olarak (üstelik ingilizce öğretmeniyim) anlatıyorum.. diyorum ki:
“Artık cezalar en baştan verilecek. Ki, suç unsuru yok olsun!!!!  ??" ve devam ediyorum... "Bu sıvının enjekte edildiği erkek, erkeklik görevinden mahrum olmuyor, sadece üremesi engelleniyor.. Yani, cumhuriyete ve ülkesine zarar verecek insanların, aynı beyne sahip üçer beşer üremelerini engellemek için, tıp ve hukukun “ileride suçlu üretebilir” müşterek tesbit ve kararından sonra, kişiye bir kerelik bu sıvı enjekte ediliyor ve ömrünün sonuna kadar üremesi engelleniyor!!!”


Aman bir alkış..  bir alkış!!!…. Ellerinde ödüllerle kuyrukta bekleyenler!!!

Yok bir yerim açıkta falan kalmadı .. .. zaten,  bu havada!!!!
Olsa olsa haberleri izlememem gerekebilir.. hatta şart!
Ya da  fikir/zikir benzetmesidir.. hoşgörülmesi mümkün olabilir!!

Bir umutla.. bir hayâlle yatıp, sonra da  gördüğüm şu rüyyaya bak!...
Tekrar chopin mi dinlemeye başlasam???.. 


Neyse!


Hayır olsun..




 
 "ister misiniz kapı çalınsın... aramaya gelsinler enjektörü;
üremeye engel olunabileceği fikrinden  bile korkan   üreyenler!!!!!"




.

16 Eylül 2010 Perşembe

benimle konuşan fotoğraflar..

Bazı fotoğraflar konuşur benimle .. anlatır anlatır.. sonra onlar susar ben piyanoma başlarım..


Saatlerce baktığım olur bazen bir fotoğrafa.. ve her seferinde farklı hikâyelerini okurum gölgelerinde.. Bir manzara veya bir natürmort da güzeldir ve insan gözünü uzun süre meşgul edebilir ama ben zihnimi meşgul eden fotoğrafları  seyreylemeyi seviyorum..
Her birine ne serenatlar söyler yüreğim, keşke anlatabilsem.. Bugün sizlerle dilsiz zannedilen ancak her baktığımda benimle konuşan fotoğrafların bazılarını paylaşmak istiyorum..
Ve bana anlattıklarını yazmak, okudukları şiirlerden , söyledikleri şarkılardan ufak bir buket yapıp sunmak istiyorum sizlere.. Belki sizler de kendi buketlerinizi bırakırsınız fotoğrafların önüne...


**




“gel otur ayakta durma.. daha çürümedim henüz.. korkma çökmem!


Ne karlar dondu üzerimde de yüreğimdeki harı söndüremedi.. İşte böyle beklerim beni buraya bırakanı!.. sayısını unuttuğum yıllar boyunca, çakılmış(!) gibi yerimden kımıldamadan!!..”


***





“ İyi seyret beni.. Geri dönüşler zordur!.. Bıraktığın hiçbir şeyi yerinde bulamazsın.. Bulduğunu zannettiklerin de bıraktıkların değildir zaten.. Benden söylemesi!! Onun için sen en iyisi U dönüşü yap.. kandır herkesi.. hatta kendini.. başladığın yere döndüğünü söyle.. Kaçtığını.. korktuğunu.. ve hiç geri dönmediğini anlamasınlar..
İrtifa farkını ve alçaklara doğru indiğini, beni seyrettiğinde  gördüğün zaman, zaten istesen de artık geri dönemezsin...”


***



“(hişşşt..duydun mu seni kopartan sana yalancı dedi… “sevmiyor” demeseydin keşke.. )** ( Doğruyu söyledim ama.. Aptalı kimse sevmez.. papatyaya soranda akıl olur mu? Halbuki alsa yanına sevdiğini gelip yanıbaşımıza uzansalar.. şu manzarayı seyre dalsalar.. ben en güzel parfümümü sıksam üzerlerine ve bana sorduğu soruyu ona sorsa..)”

***


“Okuduğum bir şiirde “bir yoldan geçerim bazen/seni bulacağımı sanırım az sonra/yol biter ben biterim/ yine de karşıma çıkmazsın … diyordu!!! Yollar bitmedi ama ben bittim sevdiğim.. yolun sonundayım artık..
Niye çıkmazsın hâlâ karşıma?? “


***


Adım adım .. basa basa üstüme çıkıp gittiler… ben çıkış yoluyum!! Gölge yapan dallarımı kırdılar.. paslandım yosun tuttum.. eskidim! Bana hiç bakan olmadı.. beni basamak yaptılar sadece istikametlerine!! Sonunda ilk basamak ayrıldı .. koptu çöktü..
Bilmezler ki merdivenlerde ilk basamaktır diğerlerini tutan!!


***




Biz patlayınca insanlar neden mutlu oluyor anlayan var mı içinizde??
***



İyi ki, ikimizi birden kaybetti!!

***




Bunca insan benim kendilerini kurtaracağımı umuyor..
Zelzelede ilk gidecek olan benim haberleri yok!!

***



Aman Allahım!!!
ayaklarımın altından kayıyor zemin!!!

***


Alnı öpülesi annenin resmidir!

***




"böyle hazır .. böyle aptalca!..
 müjdeleri karşılamak için .. 
..
Bir heykel zannediyorum bazen kendimi!  "

***


 


12 Eylül 2010 Pazar

İSTANBUL .. (insan) manzaraları

     .. Elektrikçi..
 

Fıkra falan anlatmaya niyetli değilim.. ama yazacaklarım fıkra kadar geçerli hatta ondan daha etkili diyebilirim.. Bizim elektrikçi Selâhattin usta var mahallede.. Herkesin yaka silktiği ama herkesin sadece ona güvenip çağırdığı bir akbaba görünümlü Ecevit kasketli bir adam..


İnsanlara kendince seviye belirleyip “efendi” veya “bey” diye hitap edilmesini sevmiyorum ben.. yani kapıcı mutlaka  “….. efendi” olmak zorunda değil. Ayrıca onlara da "apartman görevlisi" denmekte zaten!! Neyse konu Selâhattin bey/efendi.. Ama nedense 100 kişiye “USTAAAA!” diye bağırsan bir tek o, “Hı?” diye cevap verir!! Konuştuğunu duyan hiç olmamış.. yani “hı-hı”… “ “Hı..??” “cık!” gibi sesli ünlemler haricinde konuşmayan bir adam.. Ama ibadet eder gibi çalışan bir adam.. Boynunda steteskop ile akciğer dinleyen doktor gibi gelir, bakar, hatayı, yanan kabloyu, kopanı, bağlananı vesaireyi bulur yapar .. gider.. daha arızayı bulmadığı ve gidermediği görülmemiş.. İstediği meblâğı da yazıp bırakır, beklemez. Tip yani!
Yaşlı, ak saçlı, bana yıllar öncesini hatırlatan hâki renk parkalı, 
ter kokmayan tertemiz bir adam… On yıldır tanırım kendisini ..


Yeni taşındığım eve biraz uzak düştüğü halde, çocuğunu sadece güvendiği doktora götüren bir anne titizliği ile yine onu aradım.. Konuşmadığı gibi konuşanı da sevmediğini bildiğimden telefonda kısaca “hocam, …… adrese gelirsen sevinirim .. ben Gülsen hoca …” dedim. “hı—hı..” dedi ve geldi!
Yeni avizeleri takacak bazı kablo uzantıları yapacak falan.. O çalışmaya başladı ben de bilgisayarın başında yazıları takip etmekteyim.. O sırada Yılmaz Özdil’in başımızdakilere giydirdiği(!) bir yazısını okuyorum.. Selâhattin ustanın evde olduğunu unutup oldukça yüksek sesle, bir kadına, hele hele bir öğretmene hiç yakışmayacak şekilde (kime göredir bu karar onu da bilemem, ayrıca hiç umurumda da değil) küfrettim!!! .. “ağzın dert görmesin” diye davudi bir ses tavandan aşağı yankılanınca, evde birinin varlığını unuttuğum için avazım çıktığı kadar bağırdım korkudan!!! Bu defa benim bağırmamdan korkan Selâhattin usta tavana takmakta olduğu avize ile beraber merdivenin tepesinden düşecekti az daha.. “amma bağırdın be”  dedi!.. A-aa adam konuşuyor eni konu.. ama benim dil tutuldu bu sefer.. Baktı bende cevap yok, “kime gitti o sunturlu küfür?” diye sordu.. Gidiş adresini söyleyince de işini bitirip merdivenden indi ve “bunlar ancak 50 yılda çözebildiler bizi hocam” dedi.. Nasıl şaşkınım anlatamam.. Hem konuşuyor hem de fikri var ve anlatabiliyor ve bana neredeyse birebir aynı cümlelerle fikrini anlatan bir başkasını hatırlatıyor..!!!.. “Nasıl ?” diyebildim sadece, devam etmesini istediğimden..
Başladı… :
“Ben ODTÜ elektrikte okuduğum yıllarda…” !!!...***.. ????...!!!..
anlattı… anlattı.. konuşmayı mı özlemişti, benim fikirlerim mi kendisininkiyle uyuşmuştu bilemem… Anlattıklarını buraya yazmamam gerektiğini düşünüyorum..
“şimdi bi çayını içerim “ dediğinde anlattıklarının bittiğini anladım..
“Bana duyduğun bu güvenin sebebi ne hocam?” diye sordum.. “cevap sorunun içinde bak.. çünkü sen beni olmak istediğim tek mesleğe lâyık görüp “hocam” diye hitap eden ikinci kişisin. Üstelik küfürbazsın!!!” dedi dişleri dökülmüş ağız görüntüsü veren oldukça çirkin gülüşüyle..


Yeni evimde ilk çay ikramımı, denize nazır balkonda ODTÜ elektrik mezunu, Selahattin ustaya.. bey’ e.. efendi’ ye .. HOCA’ ya yaptım...

İkinci ikram, İstanbul'un en güzel hanımefendilerine olacak!!




2 Eylül 2010 Perşembe

benim papazım!



Kendimi karanlık bir günah çıkartma kulübesine girmiş gibi hissederim ne zaman bu defterin başına geçsem.. Yani buraya yazacaklarımla papaza anlatacaklarım arasında bir fark yokmuş gibi.. Var aslında fark olmaz olur mu?… Hiç bir papaz anlayamaz anlatacaklarımı, üstelik benim günahlarımı affetme yetkisini ben vermedikten sonra, kimden alabilir o yetkiyi?? Sır tutma konusu ise … zaten iki kişinin bildiği sır değildir!

Bu gece de aynı şeyleri .. zaten hep aynı şeyleri hissediyorum defteri ne zaman alsam elime.. "benim papazım” dediğim defterime yazmak daha mı kolay geliyor bilemem.. hani o üstünü karalamak çizmek yeniden yazmak var ya… görerek.. aklından ruhundan yüreğinden satırlara akışını izleyerek yazma,  daha doyurucu geliyor bana..  Bana sanki konuşuyormuşum gibi geliyor.. Belki yaşamımda, hiç bir şeyin üstünü karalamayı beceremediğimden, veya bir çizik atmak aklıma zamanında gelmediğindendir yazmayı sevişim!!.. Bunları yaparak, yapamadıklarımın tatminidir belki yazarken yaşadığım duygu..


Sonra kalemi dişlerim arasına soktuğumda sanki uzaktan kumandayla şartlanmış gibi kapanan göz kapaklarıma ne demeli?… bir de piyano çalarken olur aynısı... biri varsa yanımda özellikle açık tutmaya çalışırım çalarken gözlerimi garipsenmesin diye.. hani sanki poz yapıyormuşum falan zannedilmesin diye!!! Hele yazarken … neredeyse ve mümkün olsa gözlerim kapalı yazmak gelir içimden aklıma gelenleri kaçırmamak için.. Sanki içimdeki göz, hızla alt yazı olarak geçerken beynimden düşüncelerim, okuyabildiği kadarını yazdırır kalemime..  
         Komodinimin üstünde, başucumda duran not defterime çoğu geceler ışığı bile açmadan bu içimdeki gözün okuyabildiği kadarını  karaladığım olur.. ki yarısını bazen bulamam!!

         Bir ses kayıt cihazı aldım .. hani aklıma geldiğinde… uykum kaçtığında… aklımdaki ses konuşmaya başladığında kaydedeyim diye.. Ama çok enteresandır ki ne zaman konuşmaya, yani yazılacakları ne zaman sesli olarak kaydetmeye başlasam söyleyeceklerimin hepsini unuturum.. “Ses” kendi sesim de olsa uyarıcı gibi, duygu kapaklarını kapatıp yazacaklarımı hapseder.. hatta vaz geçip tekrar yazmaya kalksam da o saklanan sözcüklerimi bulamam..
Bu nedenle karanlıkta yarısı deftere, yarısı bazen yastığa yazılanlar, beni anlatan duygular ve ifadelerdir.. Ve ben anlatmak istediklerimi önce yazar sonra klavyeye geçerim..


        Bugün yazmak istediklerim bunlar değildi aslında. Ve belki inanmazsınız ama bazen kelimelerimi ben değil, onlar beni yönetip yönlendiriyor.. Bugün de kalemi aldığımda elime, aklıma gelenlere başlayabilmek için bir girizgâh yapmak istemiştim sadece .. yazmış da yazmışım!!! Halbuki yazmak istediğim daha doğrusu yazmayı düşündüğüm şey o kadar farklı ve ilginçti ki, şimdi bu yazdıklarımla arasında bir köprü kurmam mümkün değil!..


Belki başka bir gece.. gözlerim kapalıyken!! dertlere çareler bulunduğunda... Günahlar biriktiğinde!!!





 
Ben hep,
yokmuş gibi dertlerime
varmış gibi çareler ararım..
Bu yüzden
çaresiz tüm dertlere aşinayım.