Başlık kolay yazıldı.. zira Nihan'dan esinlenme!
Kara bulutlarımda boğulmak üzere iken, onları dağıtmak için, eşini ve butcuğunu bırakıp iki günlüğüne yanıma gelen Nihan'ımdan..
Ancak, hiçbir yazıma, buna başlarken düşündüğüm kadar düşünerek başlamadım.. Kafamda devamlı değişen anlatımlarımın hangisinin daha gerçek duygularımı yansıtacağı konusunda kararsız kaldım..
İlk defa!
Benim ruhumdaki lügatte anlamının karşılığı farklı yazılan kelimeler var.. “Aşk” da onlardan biri, “nefret” de!. Nedense bu iki kelime sanki yapışık ikiz gibi hep aynı cümle içinde kullanılır.. şiirlerde nesirlerde veya sözsel anlatımlarda dikkat edin bakın aşk ve nefret olarak tanımlanır.. hatta roman isimlerine film- dizi başlıklarına kadar.. Diyebilirim ki ben nefret kelimesini hiç kimse için kullanmadım.. yani benim için bir hiç olana nefret duygusu taşımadım.. Çünki nefret, karşındaki hiç’e, duyguların en dipsiz olanı ile paye vermektir. Ben nefretime bile lâyık olacak ölçüde değerli bir bütüne rastlamadığım için böyle düşünüyor olabilirim belki.. bilemiyorum.
Ancak sanal alem denen, kişiyi kendisini tanıttığı kadarı ile tanıdığımız, göstermek istediği kadarını görebildiğimiz… ve “öyle” olduğunu sandığımız sanal dünyada duygular çok farklı .. çok hatalı.. hatta bazen çok ürkütücü olabiliyor.
Ancak, benim gibi mesleği belli, resimleri gerçek, duyguları açık olan pek çokları için tam olarak sanal denmeyeceğini de kabul etmek gerekir.
Öyle olduğu halde…. Hayran olduğun, takdir ettiğin, hatta belki aşık olduğunu zannettiğin kişinin, sanaldaki gibi olup olmadığını merak edersen bir gün;
ya, çok mükemmel insanlarla karşılaşabilirsin ve tanıyabildiğinin fevkinde olduğunu öğrenirsin.. ya da kaçacak delik ararsın!
Veya, en kolay ve en basit olanı yapar, tanıdığını zannettiğin gibi olmayanı silersin!
Şimdi tam sırası ile hatırlayamayabilirim sanaldan gerçeğe dönüşenleri.. Ama zannederim 2006/7 yıllarında Selen’di ilk tanıştığım.. evime ilk gelen ve bana mamy diyen! Ama esas sebep kitabımın basılması ile ortaya çıkan tanışma faslı.. evime gelenler… gönlüme girenler… oradan hiç çıkmayanlar…
Gathering vardı meselâ blogcudan tanıdığım.. Simlâ.. kitabımı kucaklayıp okuldan kaçıp gelişini unutamam.. anjelika adı ile yine blogcudan tanıdığım Akgül, Lodoscum Ayfer, düşler dünyasından Zeynep, ilk evime gelenler.. Sonra çok uzaklardan yine kitabım elinde gözleri ıslak Arzu’m, güzel kızı ve Murat Doma..
Ne güzel şey hayâlinde yaşattığın insanların oradaki düşünülenden daha mükemmel olduklarını görmek.. Esin.. Nalân.. Çağla.. ne bulunmaz bir şans sizleri tanımak..
Sonra Ankara.. ve Nihan.. ve Tufan.. Benian.. Bedia.. Nihan'ı ilk gördüğümde çarpılışım!.. bir elmanın yarısı kadar birbirine benzeyen dağın ardındaki kızımın sanki kapıdan girişi!! ona sarılışım... ve o anki duyguları yıl ötesi günlerde ona anlatışım.. Kendimi gerçekten onun mamisi kabul edip "tesadüf"e şükredişim..
Daha sonra güzel bir Bodrum seyahatini unutulmaz kılanlardan ecem Dilek..
Ve bu bahar.. bana baharı yaşatacaklarını umduğum beklediklerim!..
Bir de keşke sanal kalsalardı dediklerim var..
Asla aynı kefeye koyamayacağım, hatta aynı satırda bile yanyana anılmamaları gereken, birbirlerinden ak ve kara kadar farklı olan ve sanalken gerçek yüzlerini gördüğüm halde yazmadıklarım da var.
Bazıları, yazılmaya değmeyeceğini bildiğimden, diğerleri, yazmaya başlarsam romana dönüşeceğine emin olduğumdan..
Bu farklı nedenlerle, onları, kendi dünyalarındaki buzlu camın arkasında, yüreklerindeki sadakat (!) ve beyinlerindeki ihanetle başbaşa bırakıyorum..
25 Mart 2012 Pazar
19 Mart 2012 Pazartesi
ölügöldeki komşular..
Bugün eski bir yazımın istatistiklerde mevut olup olmadığını ararken, bundan tam 42 ay önce yazdığım bir yazımla karşılaştım. Eski yazdıklarımı ne zaman okusam, tek bir satırını bile beğenmem.. Ya çok abartılı bulurum ya da çok gereksiz.. Çok ender duygulandığım yazılarım da olur ama bakarım onlara da hiç yorum yapılmamış!!.. O zaman okuyanların da duygulandıklarını düşünerek kendime bir teselli yolu bulurum..
Bu iki sayfalık yazıma 38 + 21 yorum yapılmış..
Uzun süre düşündüm tekrarlasam mı yayınlayıp acaba okuyan olur mu diye.. sonra da bu düşünceyi kendime yakıştıramadım.. Bir tek kişi bile okusa.. yani adayı yeni keşfedenler olsa.. değişik komşular inse kayıktan.. yine de mutlu olurum diye düşündüm. Belki eski ada komşularımdan da hatırlayan gelen olur, özleyen vardır kim bilir?
Kim bilir belki de adımı unutan, adını unuttuğumu zanneden.
Veya hatırlayınca geçmişi benim gibi duygulanan ?? 20/8-2015
Dün gece uykusuz pek çok geceme bir yenisini daha ilâve ederken, saate ilişti gözüm. 03.45' i gösteriyordu.. Baktım, baktığım pencereden seyredebileceğim bir görüntü yok en iyisi yazmak dedim.. Neden bilemem beni çok etkileyen bu fotoğrafa takılı kaldım.. Bu geceyi, şu anki hislerimi..
Sonra... Keşke o adacıktaki ev gerçek olsaydı diye düşündüğüm an,.. kendimi orada örtüsü olmayan tahta bir masanın başında otururken buluverdim..
Baktım doğum sancısı çekiyor doğmakta zorlanan gün.. puslu!..
Neyi yazdığımı hatırlıyorum da niye yazdığımı hatırlamıyorum.. sorulmayan sorulara verilen cevaplar, mankenlerin giydiği nadide kıyafetler gibi sahipsiz!!
En iyisi yatmak!
**
Yazdıklarımı, gün ışıdığında ve uyandığımda bir kere daha okuyunca ne kadar saçmaladığımı gördüm.. Yanılıp yanılmadığımı kontrol edince de, hayretle gerçekten son derece saçma anlamsız ve de gereksiz bir yazı yazdığımı fark ettim.. Hikâye desen değil.. anı hiç değil... bir mesaj bile içermeyen bomboş bir yazı!!.. Ve ne kadar gereksiz uzunlukta.. Kızdım kendime... amaaan gülsen sil gitsin okuyanları güldürme kendine dedim.. Ama omuz silkti içimdeki!! "Bir kulübe daha var ölügölün sol tarafında gördün mü? ben az önce fark ettim" dedi ve bana sesli olarak yazdıklarımı okumaya başladı.. :)) sesimi dinlerken .. o saçma bir çocuk masalı gibi düşündüklerim, gerçekmiş gibi geldi bir an .. ve ne kadar saçmalayabileceğimi sizler de okuyun istedim sonunda :))
**
"Hemen atlayıp iki adımlık sudan karşıya geçip bakmak istedim komşularım kim diye.. balıklar çırpınınca durdum.. iki karış zannettiğim suya baktım suyun dibi görünmüyor!.. iki ağaçlı tek bir evin sahibi adacıklar var böyle iki adım mesafeli, hız alıp atlayabileceğin mesafede ama hız alacağın mesafe yok!.. suyun dibi de görünmüyor.. o zaman aklıma kuyunun merdivenleri geldi .. benim kuyudan inip dehlizlerden geçip karşı evin kuyusundan da çıkabilirim komşu adacığa diye düşündüm.. Ve.. arka arkaya ölügölün adacıklarını gezdim keşfe çıkıp… hepsinde tek odalı evler var.. hepsinin kapısı kırık pencerelerinde cam yok.. hemen yanımdaki evde olmasını istediğim geldi aklıma ve önce onu yerleştirdim oraya hayâlimde… a-aa … aman allahım !! anında... elinde oltasıyla dizlerine kadar sıyırdığı pantolonu ile suya sarkıttı bacaklarını balık tutmaya başladı ..
O zaman anladım ki, kimi düşünürsen.. o, gelip yerleşiveriyor o hayâl evine hayâlinde..
Ölügölün her tarafı adamsı tek ağaçlı toprak kümeleriyle dolu… ve topraklarda metruk tek göz evler.. kimin gelmesini istiyorsan hayâlinde, sahibi anında gelip yerleşince, kapısı camı çerçevesi kendiliğinden onarılıyor.. görüyorsun.. hiç birisinde perde yok hiç birisinin kapısında kilit yok.. oralara yerleştirdiğin dostlarına arkadaşlarına sevdiklerine gidebilmen için, kendi kuyundan inip, onun kuyusundan çıkman gerekiyor ki gün ışığını görebilesin!..
Bugün aklıma ilk gelen, ve karşı eve yerleşen komşuma gittim ziyarete.. sinirliydi biraz.. hiç balık tutamamış.. “nasıl olur yahu.. balık kaynıyor göl ama bir tanesi oltaya yakalanmadı” diye anlattı dertli dertli.. demek ki iyi olmuş balıkların kulağına fısıldamam.. dikkat edin komşum sizi yer demiştim bu sabah yemlerini verirken!!.. ben de sıvadım paçalarımı yanına oturup suya sarkıttım ayaklarımı, “ hadi anlat” dedim.. “neyi” dedi.. “burası ölügöl.. burası hayâl ettiğin müddetçe yaşayabildiğinin kanıtı olan adacıktaki mülkün!..
neyi istersen istediğin şekle sokup anlatabilirsin!! .. sadece “gerçek” leri anlatma.. gerçekler ağır gelir batırır hayâl adasını” dedim!!.. “ o zaman sen anlat” dedi.. “tamam ama yarın” dedim… yarın anlatırım!.
Burada hiç “yarın” olmadığını bilmeyen komşuma.
Daha çağıracaklarım var.. ve olmalı!… Hiç tükenmemeli gelmesini istediklerim.. yüreğimin düşündükleri ve çağırdıkları, duyarlar beni bundan hiç şüphem yok.. isimleri burada yazılsa da yazılmasa da!.. Nihan gelemez meselâ annesi babası geldi yanına… belki Lodoscum gelir bir akşam lodosla beraber.. Yoğunbakımda olan anacığına bakmaktan harap olan Anjelika gelmeli… dinlenmeli.. Dağ başlarında aradığı evin yerine koyar mı acaba Tufan görse bu tek göz odayı… ama eminim yeni şiirlerine gebe Newbahar görse bayılır.. Ustacım olmadan olmaz! bazı konularda gerçekten ustaya ihtiyaç duyabilir gelenler belli mi olur :)) sonra Çağla da hazır gelmişken, çağlalar açmadan!!.. Ama en çok en çok gelmesini istediğim benim sufim.. Dileğim.. inanıyorum çağırışımı duyuyordur gelecektir.. Yakamoz olur mu ölügölde Esin'im bilemem ama gezegenim ay tüm haşmetiyle aydınlattığında ortalığı, sen yanımda ol ki yakamozlar seni kıskansın..
Odaların biri de mutlaka öğretmenler odası olmalı Arzu.. ki, vefa yoklaması yapabilelim her sabah Nalân'la… daha, kısa ya da uzun tatilden dönecekler var yolu gözlenen!! Belki briç kulübü kurarız ha Alizafer?? belki ben de öğrenirim briçi.. Ve.. ne zaman gece olsa hatırladığım Leyâl.. adının gece ışığı olduğunu bildiğimden değil.. el ayak çekilince, ölügöl kıyısında fısıldaşmak için..
Ağacı bol ama "Çınar" yok meselâ!! gelişiyle "Nur" yağacak olanlar var!! Ve, olmazsa olmazım, yanına mutlaka iki eserini alıp gelecek eminim Ecem!. Sönmez mutfağın herkesi doyuracağından eminim ben korkunuz olmasın!!..
Bilmem ki acaba gelirler mi yolları kardan kapananlar?? bir saksafon sesinin büyüsü ile roman yazan Evren?? yurt dışında olup beni özleyenler?? Sayfamda sadece gözlerinin izini gördüklerim!!
Düşüncemde çağırsam onlar da gelirler mi??
İşinden alıkoyar mıyım acaba, kap fotoğraf makineni gel, yeni doğan mutluluğumuzu çek desem? "
Yok hayır unutmadım... belirtmediğimi düşündüklerinizi.. istedim ki onlar da kendilerini belirtsinler!
Bu resim kalkmaz bu sayfadan!..
Nedenini sorgulamadığım bir kalabalık arıyor gönlüm ilk defa
bu yıl .. bu ay!.
18 Mart 2012 Pazar
bilmezdim ben gitmenin ne olduğunu..
Ben hiç turna görmedim
Ama tanıyorum turnayı türkülerden..
Biri bir turnalı türkü tutturursa
hele trendeysem,
hele de hapisteysem,
yitirmişsem sevdiklerimi
Oy dağlar dağlar!!
Mutluluğu hiç görmedim ama
tanıyorum yokluğundan..
Geceler böyle olmazdı herhal
Geceler böyle olmazdı herhal
ayrılık getirmezdi kucaklaşmalar
durup durup iç çekmeler
kıyı köşe ağlaşmalar..
Ölüme kurtuluş denmezdi herhal!
Sevişmek suç sayılmazdı
yaşamak böyle çile..
Mutluluk dilesem birine
ağlayasım gelir ardından
Oy dağlar dağlar!
Nazım'ı hiç görmedim ben
O çıktı ben girdim içeri
gördüm toprağını o acı gülün
o kuş ancak o bahçelerde..
Nesini anlatayım ben özgürlüğün
Gün olur
zincire vurulmaktır özgürlük,
zincire vurulmaktır özgürlük,
Gün olur
göğsünü gere gere ıslık çalmaktır caddede!
göğsünü gere gere ıslık çalmaktır caddede!
O çekip gitti buralardan..
O çekip gitmeden önce
bilmezdim gitmenin ne olduğunu..
Şimdi kim gitmelerden söz etse,
karanlıkta bir ana
sessizce öpüyor çocuğunu..
Yapın bunun resmini!
Yapın bunun heykelini!
Müziğini şarkısını,
Yapın bunun romanını!
Oy dağlar dağlar!....
Hasan Hüseyin Korkmazgil
15 Mart 2012 Perşembe
AÇIK TEŞEKKÜR..
BU AY,
BENİ HİÇ BİR ŞEYİN AVUTAMAYACAĞINI DÜŞÜNDÜĞÜM BİR GÜN
ÇIKIP GELİVERDİ..
VAKUR VE MESAFELİ DURUŞU İLE
KENDİNE ÖZGÜ SEVGİSİNİ AKTARDI YÜREĞİME OLUK OLUK..
EVİMDE İZİ KALDI.. AKLIMDA İZ BIRAKTI..
SEVGİLİ ASORTİK KREP'e
SAYFASINDA BANA ve EVİME YER VERDİĞİ İÇİN
TÜM DOSTLAR HUZURUNDA TEŞEKKÜR EDİYORUM.
11 Mart 2012 Pazar
"DAMAR" sorgulaması..
"damar" ın, bedendeki kanın veya besleyici sıvıların dolaştığı kanal olduğunu herkes bilir de, farkında olmadan, hep bambaşka anlamlar içeren cümleler kurmak için kullandığını pek farketmez.
Gerek mermerde gerekse tahta kesitlerinde renk ayrılığını gösteren dalgalanmaya da damar denir meselâ. Yer altında madenlerin bulunduğu katmanların da adı damardır aynı zamanda.. altın damarı gibi.. veya mecaz olarak yer üstünde zenginliği temsil eden altın damarını bulmak gibi!!..
"damardan girmek" denir tam anlamı ile bir şeyin etkili olmasını sağlamak ya da belirtmek için..
"damarı tuttu" der genelde anneler veya ebeveyn kişiler, evdeki yeni kişilik kazanmaya başlayan minik bir inat için!..Ya da kesinlikle boğa/oğlak burçlarından olanlar için!!
"damarı bozuk" ise, soyu sülâlesi ve huyu pek muteber olmayanlar için kullanılır genelde..
"damarına basmak" pek tavsiye edilmeyecek bir eylem olsa da yapılması sadistçe bir zevk verebilir.. :)..
"damarına işlemek" ise herhangi birisinin veya bir şeyin etkisinin derinliğini anlatmaya yarar.. hasislik damarı - şairlik damarı - şah damarı - eşşek damarı - gibi benzetmeleri çoğaltmak da mümkün..
Bir de ar damarı vardır!
Nerededir?.. veya nerde olması gerekir?.. çatlar mı patlar mı.. donar mı???? Hani ar damarı çatlamış denir ya genelde edebini yitirenlere.. Kimin edebine göredir o yitirildiği düşünülen edep bilen var mı? Kim tartabilir? Ölçü birimi nedir??
İnsan, kendisine yakıştıramadığı davranışlar içinde debelendiğinde bile, ar damarında bir değişiklik olmuyorsa, yani mahcup olduğu anlarda bile yine ve hâlâ ar’ına düşkün bir insan ise, o zaman, değer verdiklerini kaybetme korkusudur, ar’dan anladığı, arsız zannedilme riskini bile göze alarak..
Arsız tabiri, herkesçe bilinen, bulduğu ile yetinmeyen, gözü aç, belki yüreği de aç olan ve insanları rahatlıkla rahatsız edebilen tipler için kullanılır genelde..
Amma ve fakat.. benim için, o arsız ile benim anladığım ar’sız çok farklı.. Bir insanı sevmek, aşık olmak, hayranlık ötesi esir etmek gönlü … kişiyi ne arsız ne de ar’sız eder bence..
Ama ben pek çok kriterlere göre cemiyetin farklı bölümlerince ar damarı çatlamış bir kadınım.. ayrıca taşra kökenli insanlar nezdinde de arsız bir kadın olabilirim!!.. Çünki, ne aile terbiyeme hele hele ne de mesleğime, hiç yakışmasa da, ağzı bozuk bir kadınım ben.. çok ama çok rahatlıkla, hak edene anında hürmetlerimi sunuveririm..
Yüzü kızaran insanlara (hem de bu devirde) hayranımdır meselâ.. Her ne kadar bunun ten rengi ile ilgili olduğunu bilsem de, (esmerlerin avantajıdır bir yerde bu) yetiştirilmenin ve karakterin de katkısı olduğunu biliyorum..
Bugüne kadar benim de yüzüm çok çok nadir olarak kızarmıştır.. ya, hiç hak etmediğimi düşündüğüm bir iltifat edildiğinde, ya da.. yanında çok ender olarak sessiz kaldığım bir insanın bana bakan gözlerindeki titreşimleri gördüğümde!.
Ancak, hak ettiğine inandığım insana, lâyık olduğu kesin benzetmeleri yaptığımda, asla … değil kızarmak pembeleşmez bile yanaklarım!..
OF...offf! .. Aslında damarı sorgulamak değildi anlatmak istediğim yazıma başlarken, aklıma geldi yazıverdim .. Sizler tanıdız beni artık... lâfı uzatırım genelde taş-gedik ilişkisinin hakkını verebilmek için!!
Ne çok şeyi sorguluyorum şu son günlerde anlatamam… Hâlâ neden yaşadığımın sorgulaması da var içlerinde meselâ, örneğin, temsil!!!..:)
Sonra sıraya girmek için yarışan onlarca soru… Hoş bir şey değil gayet tabii. Hele de benim gibi pozitif enerji yüklü, çoşkusu abartılı bir insan için… Hele hele aşkı kutsal bir emanet gibi, tanrının sevdiği kullarına verdiği en büyük lutuf gibi algılayan ve saklayan bir insan için… ve yaşamın her anından zevk alan, bir gönlü hoş tutmanın, bir ibadetle eş değer olduğunu söyleyen ve yazan bir insan için…Yani benim için!.. Ne kadar saçma görülebilecek bir sorgulama.. Kendimi gereksiz ve çaresiz gördüğüm için değil bu. Gereksiz görülebileceğim günleri görmemek için!.. Hafızalarda kimine göre arsız kimine göre ar’sız bir kadın olarak yer etmemek için.. Adına her ne denirse densin .. yaşlılık psikolojisi mi.. terk edilme korkusu mu… yalnızlıktan bıkış mı… tek başına olmanın bir anlamda ne b.ktan bir şey olduğunu sonunda anlamak mı???
bilemem!
Sanki, rayların ritminde sallanarak, çığlık gibi düdüğünü öttürüp giden bir trenin, yılan gibi kıvrıla kıvrıla kavşaklardan dönüp uzaklaşmasını izler gibi, yaşama zevkimin tüm cazibesi ile o trende gittiğini seyretmekteyim bir dağın tepesinden.. Ve babamı hatırlıyorum.. "dağın ardı" derdi ebedi yolculuk için.. Anlamazdık .. bakardık yüzüne beş meraklı çocuk!.. anlatırdı..
"Bir adamın yolu bir köye düşmüş bir gün.. tarlaların içinden geçerken, köyde mezarlık olmadığı dikkatini çekmiş.Akşam köyün kahvesinde çayını içerken "mezarlık nerdedir?" diye sormuş.. Köyün en yaşlısı "bu köyde ölen olmaz ağam demiş.. sırası gelen kalkıp şu dağın ardına gider gözden kaybolur bir daha da onu gören olmaz" diye cevaplamış.. Adam şaşırmış ama çok da sevinmiş.. oh ne alâ.. ölüm yoksa o zaman ben bu köye yerleşirim diye düşünmüş ama işini sağlam tutmak için "iyi de o dağın ardına gitmek istemezse insan ne olur?" diye yinelemiş sorusunu.. "Yok beyim kimse zorlamaz o gideni canı isteyen kalkıp gider" demiş köyün yaşlı bilgesi..
Ve böylece, bizim yolcu köye yerleşmiş.. gel zaman git zaman... köye yaptığı hizmetler dillere destan olmuş.. O da, nasıl olsa ölüm yok diye düşünür mutlu olurmuş!!
Aradan uzuuun yıllar geçmiş bir gün ektiği fidanların orman haline gelen ağaçları arasında dolaşırken dağın ardından batan güneşe takılmış gözü. bir el görür gibi olmuş kendisini çağıran! ve başlamış dağa doğru yürümeye.. civardaki köylüler koşup gelmişler yanına.. "ağam nereye.." diye sormuşlar telâşla.. "bir gidip bakayım dağın ardına" demiş adam, "şu bana gel diye el sallayan kimdir? " ve... dağın ardında gözden kaybolmuş..
**
Biraz önce neredeyse 5 aydır omuzumdaki sorun nedeniyle yapamadığım bir şeyi yapmak istedim. Piyanomun kapağını açıp oturdum. Kulaklarıma üşüşen melodiler, besteye dönüşmek için tuşlara aktarılmayı sabırsızca beklerken;
kol, verdiğim komutları dinlemeyince, ısrardan vazgeçtim ..usulca, sanki biri duyacakmış gibi, "iyi ki şimdi çalmaya başlayamadım" dedim. "Yoksa fildişinize zarar verirdi gözümde biriken.. damladığı yeri sarartır bilirim.. "..
Kapağını kapatırken de, .. bu kapatışı tanıyorum ben diye geçirdim içimden.. Oysa, sadece bir besteye acıkmıştı yeniden yüreğim!
Olmadı. Belki bir gün, .. de diyemem artık!!
Gerek mermerde gerekse tahta kesitlerinde renk ayrılığını gösteren dalgalanmaya da damar denir meselâ. Yer altında madenlerin bulunduğu katmanların da adı damardır aynı zamanda.. altın damarı gibi.. veya mecaz olarak yer üstünde zenginliği temsil eden altın damarını bulmak gibi!!..
"damardan girmek" denir tam anlamı ile bir şeyin etkili olmasını sağlamak ya da belirtmek için..
"damarı tuttu" der genelde anneler veya ebeveyn kişiler, evdeki yeni kişilik kazanmaya başlayan minik bir inat için!..Ya da kesinlikle boğa/oğlak burçlarından olanlar için!!
"damarı bozuk" ise, soyu sülâlesi ve huyu pek muteber olmayanlar için kullanılır genelde..
"damarına basmak" pek tavsiye edilmeyecek bir eylem olsa da yapılması sadistçe bir zevk verebilir.. :)..
"damarına işlemek" ise herhangi birisinin veya bir şeyin etkisinin derinliğini anlatmaya yarar.. hasislik damarı - şairlik damarı - şah damarı - eşşek damarı - gibi benzetmeleri çoğaltmak da mümkün..
Bir de ar damarı vardır!
Nerededir?.. veya nerde olması gerekir?.. çatlar mı patlar mı.. donar mı???? Hani ar damarı çatlamış denir ya genelde edebini yitirenlere.. Kimin edebine göredir o yitirildiği düşünülen edep bilen var mı? Kim tartabilir? Ölçü birimi nedir??
İnsan, kendisine yakıştıramadığı davranışlar içinde debelendiğinde bile, ar damarında bir değişiklik olmuyorsa, yani mahcup olduğu anlarda bile yine ve hâlâ ar’ına düşkün bir insan ise, o zaman, değer verdiklerini kaybetme korkusudur, ar’dan anladığı, arsız zannedilme riskini bile göze alarak..
Arsız tabiri, herkesçe bilinen, bulduğu ile yetinmeyen, gözü aç, belki yüreği de aç olan ve insanları rahatlıkla rahatsız edebilen tipler için kullanılır genelde..
Amma ve fakat.. benim için, o arsız ile benim anladığım ar’sız çok farklı.. Bir insanı sevmek, aşık olmak, hayranlık ötesi esir etmek gönlü … kişiyi ne arsız ne de ar’sız eder bence..
Ama ben pek çok kriterlere göre cemiyetin farklı bölümlerince ar damarı çatlamış bir kadınım.. ayrıca taşra kökenli insanlar nezdinde de arsız bir kadın olabilirim!!.. Çünki, ne aile terbiyeme hele hele ne de mesleğime, hiç yakışmasa da, ağzı bozuk bir kadınım ben.. çok ama çok rahatlıkla, hak edene anında hürmetlerimi sunuveririm..
Yüzü kızaran insanlara (hem de bu devirde) hayranımdır meselâ.. Her ne kadar bunun ten rengi ile ilgili olduğunu bilsem de, (esmerlerin avantajıdır bir yerde bu) yetiştirilmenin ve karakterin de katkısı olduğunu biliyorum..
Bugüne kadar benim de yüzüm çok çok nadir olarak kızarmıştır.. ya, hiç hak etmediğimi düşündüğüm bir iltifat edildiğinde, ya da.. yanında çok ender olarak sessiz kaldığım bir insanın bana bakan gözlerindeki titreşimleri gördüğümde!.
Ancak, hak ettiğine inandığım insana, lâyık olduğu kesin benzetmeleri yaptığımda, asla … değil kızarmak pembeleşmez bile yanaklarım!..
OF...offf! .. Aslında damarı sorgulamak değildi anlatmak istediğim yazıma başlarken, aklıma geldi yazıverdim .. Sizler tanıdız beni artık... lâfı uzatırım genelde taş-gedik ilişkisinin hakkını verebilmek için!!
Ne çok şeyi sorguluyorum şu son günlerde anlatamam… Hâlâ neden yaşadığımın sorgulaması da var içlerinde meselâ, örneğin, temsil!!!..:)
Sonra sıraya girmek için yarışan onlarca soru… Hoş bir şey değil gayet tabii. Hele de benim gibi pozitif enerji yüklü, çoşkusu abartılı bir insan için… Hele hele aşkı kutsal bir emanet gibi, tanrının sevdiği kullarına verdiği en büyük lutuf gibi algılayan ve saklayan bir insan için… ve yaşamın her anından zevk alan, bir gönlü hoş tutmanın, bir ibadetle eş değer olduğunu söyleyen ve yazan bir insan için…Yani benim için!.. Ne kadar saçma görülebilecek bir sorgulama.. Kendimi gereksiz ve çaresiz gördüğüm için değil bu. Gereksiz görülebileceğim günleri görmemek için!.. Hafızalarda kimine göre arsız kimine göre ar’sız bir kadın olarak yer etmemek için.. Adına her ne denirse densin .. yaşlılık psikolojisi mi.. terk edilme korkusu mu… yalnızlıktan bıkış mı… tek başına olmanın bir anlamda ne b.ktan bir şey olduğunu sonunda anlamak mı???
bilemem!
Sanki, rayların ritminde sallanarak, çığlık gibi düdüğünü öttürüp giden bir trenin, yılan gibi kıvrıla kıvrıla kavşaklardan dönüp uzaklaşmasını izler gibi, yaşama zevkimin tüm cazibesi ile o trende gittiğini seyretmekteyim bir dağın tepesinden.. Ve babamı hatırlıyorum.. "dağın ardı" derdi ebedi yolculuk için.. Anlamazdık .. bakardık yüzüne beş meraklı çocuk!.. anlatırdı..
"Bir adamın yolu bir köye düşmüş bir gün.. tarlaların içinden geçerken, köyde mezarlık olmadığı dikkatini çekmiş.Akşam köyün kahvesinde çayını içerken "mezarlık nerdedir?" diye sormuş.. Köyün en yaşlısı "bu köyde ölen olmaz ağam demiş.. sırası gelen kalkıp şu dağın ardına gider gözden kaybolur bir daha da onu gören olmaz" diye cevaplamış.. Adam şaşırmış ama çok da sevinmiş.. oh ne alâ.. ölüm yoksa o zaman ben bu köye yerleşirim diye düşünmüş ama işini sağlam tutmak için "iyi de o dağın ardına gitmek istemezse insan ne olur?" diye yinelemiş sorusunu.. "Yok beyim kimse zorlamaz o gideni canı isteyen kalkıp gider" demiş köyün yaşlı bilgesi..
Ve böylece, bizim yolcu köye yerleşmiş.. gel zaman git zaman... köye yaptığı hizmetler dillere destan olmuş.. O da, nasıl olsa ölüm yok diye düşünür mutlu olurmuş!!
Aradan uzuuun yıllar geçmiş bir gün ektiği fidanların orman haline gelen ağaçları arasında dolaşırken dağın ardından batan güneşe takılmış gözü. bir el görür gibi olmuş kendisini çağıran! ve başlamış dağa doğru yürümeye.. civardaki köylüler koşup gelmişler yanına.. "ağam nereye.." diye sormuşlar telâşla.. "bir gidip bakayım dağın ardına" demiş adam, "şu bana gel diye el sallayan kimdir? " ve... dağın ardında gözden kaybolmuş..
**
Biraz önce neredeyse 5 aydır omuzumdaki sorun nedeniyle yapamadığım bir şeyi yapmak istedim. Piyanomun kapağını açıp oturdum. Kulaklarıma üşüşen melodiler, besteye dönüşmek için tuşlara aktarılmayı sabırsızca beklerken;
kol, verdiğim komutları dinlemeyince, ısrardan vazgeçtim ..usulca, sanki biri duyacakmış gibi, "iyi ki şimdi çalmaya başlayamadım" dedim. "Yoksa fildişinize zarar verirdi gözümde biriken.. damladığı yeri sarartır bilirim.. "..
Kapağını kapatırken de, .. bu kapatışı tanıyorum ben diye geçirdim içimden.. Oysa, sadece bir besteye acıkmıştı yeniden yüreğim!
Olmadı. Belki bir gün, .. de diyemem artık!!
8 Mart 2012 Perşembe
sunuş!!..
Günlerdir bir "kadın" ın, tapınan bir kuğu gibi kadınlığı sunuşundaki zarafete bakıyorum.. Ne büyük bir ustalık ister sunuş! Her ne olursa olsun sunulan, ses tonunun, mimiklerin, edânın, kıyafetin, yerine göre mahcubiyetin, yeri geldiğinde otoriter duruşun o sunuşu şekillendirdiği ve hatta renklendirdiği bilinir..
Ancak çıplaklığın böylesine sanatsal sunulduğunu hiç görmedim bugüne kadar..
Her çıplaklık, ne kadar saklanmaya çalışılsa da, nim seks çağrıştıran motifler içerir. O nedenle belki, çıplaklığı zarif bulduğumu söyleyemem.. Ama bu fotoğrafı çeken ve üryan oluşu zarafetle harmanlayıp sunana bence ödül verilmeli..
Herkesin kendisini, meziyetlerini, yeteneklerini bir sunuş şekli vardır.. tercih ettikleri kalıplar içinde sunarlar genelde.. kıyafet giydirirler sunduklarına zaman zaman.. Bu, duygulara giydirilen bir şiir olabileceği gibi, bir fıkra da olabilir uvertür olarak kullanılan!.. ya da bir müziğin tınıları ile başlar ve sonsuza dek sürer o sunum!..
Çıplaklık.. benim pek sevmediğim bir duruş şekli.. Zamanında resim bölümündeki çıplak modelleri de pek doğal kabul edemediğimi belirtmeliyim affınıza sığınarak.. Aklıma gelen olduğundan değil, akıllara gelenleri gözlerde gördüğümden!..
Ancak… bu resmi gördüğümde, bir sanatın, bir iffetin, bir ibadeti hatırlatan şiir gibi sunuluşundaki zarafeti gördüm.. hayran oldum… takdir etmenin ötelerine geçtim… ve bu zarafeti sizlerle mail olarak değil de sohbet olarak paylaşmak istedim..
Çıplaklığa karşı oluşum, insanların ilgi çekme motiflerini tatmin eden kıyafetleri ile kendilerini rezil etmelerinden kaynaklanmakta. Oldum olası iğrenç ve gereksiz buldum bu tür teşhir amaçlı çıplaklığı.. Tamamen benim kişisel görüşümdür bu.. Ailemin ya da çevremin pek katkısının olduğunu sanmıyorum..
Meselâ babam sol kaşını kaldırarak belli ederdi vetosunu.. yapılan davranışa giyilen kostüme değil de, babamın sol kaşına bakardık ilk önce!! .. ve kalkmışsa kaş, sebep olan da ortadan kaldırılırdı hemen!
Bir tek pantolon konusunda sesli rest çektiğini hatırlarım… “kadın kısmı pantolon giymez” demiş kestirip atmıştı!.. nedenini bir türlü bulamamıştık.. Oysa daha az temkinli davranmamızı sağlıyordu oturup kalkarken… ya da kırda bahçede koşuşturuken ve de ağaçların tepesine tırmanırken.. :)
İster istemez hatırladım şimdi... Okulun son senesinde konser vermek üzere Müzik şubesi olarak iki otobüs ile Trabzon'a hareket etmeden önce, Okul müdür muavini Vah-it beyden emir gelmişti… “kızlarrrr seyahatte pantolon giyecek!” !! O zamanlar elvis modası var… bol paça pantolonlar… herkesin ikişer üçer dolabında dolu!! Ben, hem nazımın geçeceğini bildiğim hem de kaz gelecek yerden tavuk esirgenmeyeceğini bilen bir arkadaştan, içine bir gülsen daha girecek bir pantolon almıştım ödünç!!
Yol güzergâhı üzerinde önce Sivas'a sonra Samsun'a ve oradan Ordu ve Trabzon'a gidilecek.. Samsun' da, bu seyahatten haberdar olan ailem tarafından, tüm hocalarımız ve de arkadaşlarımız arka büyük bahçede yapılacak kuzu çevirmesine davetli idi..
Babam ve annem o uzun beton yolun başındaki demir kapıda zuckmayer'i sonra diğer hocalarımızı ve 40 -50 kişilik okul arkadaşlarımı karşılamak üzere bekliyorlardı.. 32 kız öğrencinin hepsi pantolonluydu ve bundan annemin haberi vardı.. 33. pantolonlu Kız olarak ben bahçe kapısından girip büyük bir özlemle anneme ve babama sarıldığımda beklenen kaş havaya kalkmamıştı !!..
O günden sonra da pantolonsuz bir kıyafetim olmadı diyebilirim..
Neredeeen nereye...
uzattım yine kusura bakmayın lütfen..
ölügöl havası mı çarptı ne??
uzattım yine kusura bakmayın lütfen..
ölügöl havası mı çarptı ne??
5 Mart 2012 Pazartesi
artık sakla/n/mak yok!!
Sayfama kapak yaptım yeni evimi Bu yıl.. Bu ay!..
Bir değişiklik istedi ruhum... Her yıl bu mevsim kendimce gizlendiğim inlerimi dağın dibinden suyun kenarına taşımak istedi.. Ben de izin verdim..
Kırık pencerelerini onardım kurtlar yemesin beni diye!! :) İki adım önümdeki ölügöle yaklaşıp biraz ürkek çömeldim.. bulanık suya düşen yapraklarımın arasından bulanık sudaki aksimle konuştum.. beni çaktırmadan dinleyen balıklara elimdeki ekmek kırıntılarından attım .. "korkmayın yemem sizi" dedim..
Açlıktan gebersem de sözüm var tadınızı tattıracak kişiye!
Ekmek kırıntılarını kapışan sudaki görüntülerine düşen kara bir kanat gölgesi ve sesiyle ürküp saklandılar kuytularına.. Başımı kaldırıp baktığımda oldukça sert ve sitemkâr bir kanadın rüzgârı yaladı yüzümü.. "hani bize ekmek" der gibi.. elimdekileri , dökülen yapraklara tabak gibi koyup dallardaki gölgelere ikram ettim.. yerlerinden kıpırdamadan durup bıcır bıcır dediler.. anladım.. kalkıp tek göz evime girdim.. her biri haddini bilerek kapışıp yerdekileri dallar arasından zor görünen semaya doğru uçup gittiler..
Perde getirmemişim diye düşündüm .. kapıda anahtar olmayan evde pencereye perde olsa ne olur olmasa ne olur dedim sonra.. İki adım x iki adım kare odamın zeminindeki ıslak toprağa bakıp güldüm... o an, ne güzeldir kimbilir ıslaklığı hissetmemek diye geçti aklımdan.. yapraklar toplamalıyım.. o kadar çok ki .. o kadar oku oku bitmez yapraklarım var ki... onları serdim yere üst üste .. yan yana... rahat bir döşek oldu altıma.. bilemedim uzandığımda üstlerine, altımdaki ezdiğim her bir kelimenin iliğime işleyen batışlarına dayanamayacağımı.. kalktım...
Keşfe çıktım etrafı gece vakti.. elimde bir kör kandil, tepetakla duran yarasaların şaşkın bakışları altında etrafı dolaştım.. mısır tarlası buldum.. sonra domates... a-aaa çilek bunlar!!! sonra ayağıma bir taş takıldı...
Düştüğüm yerden kalkarken hiç canımın acımadığını düşündüm... karşımda bir kuyu vardı.. yanında da bir kova! Sanki bana görünmeden geçip giden tesadüfün misafiri idim.. kuyuya eğilip bağırdım "midasın kulakları eşşek kulağıııııı!!! " sonra bu bir deneme dedim yüksek sesle... daha çok bağıracaklarım var!! bundan sonra sır YOK! saklamama da gerek yok anılarımı.. gelip bu kuyuya bağırırım hepsini rahatlarım... kızgınlığım da geçer kırgınlığım da!!..
Sonra dalların arasında süzülen ayın kahkahasını duydum.. söndür elindekini şaşkın dedi bana.. ve olanca parlaklığı ile kuyunun ağzını aydınlattı .. işte o an gördüm kuyuya inen merdiveni.. yavaşça... dikkatli dikkatli indim basamaklarından.. ayağım suya erdiğinde, bırakıverdim kendimi dipsiz zannedilen kuyunun dibine! Bana yol gösteren o cılız huzme düştü önüme ve beni bir dehlizden geçirip başka bir merdivenin başında bırakıp kayboldu.. başımı kaldırdığımda çok çok yükseklerdeki delikten bana göz kırpan ay'ı gördüm.. "ÇIK!" diye bağırdı benim güzel gezegenim, sonra bir bilge gibi, "geçmeyecek zannedilen zaman geçer, yeter ki indiğin gibi çıkmasını bil!" dedi. Tek tek sağlam basarak adımlarımı yukarı çıktım!..
Tek göz odama girdiğimde, yaprakları beni bekler buldum .. acıkmışlar. öyle dediler!.. ben de yazmaya ve aç karınlarını doyurmaya başladım!!
4 Mart 2012 Pazar
Hediye..
Sevinmeyen var mıdır acaba verilen hediyeye?? Belki bazıları doyum noktasına ulaştıklarından, ya da zevkleri uyuşmadığından veya hiç önemsemediklerinden fazla etkilenmeyebilirler… Ama ben, daha kelime olarak bile yazarken heyecan duyarım.. Nasıl sevinir o içimdeki!! Nasıl tepinir anlatamam.. hatta bazen ifrata kaçmaması için zor zaptederim dışa vurumlarını…
Ben hediye almak kadar vermekten de aynı oranda zevk alırım.. hatta biraz daha fazla diyebilirim.. bir vitrine bakarken hiç tarzım olmayan pek çok giysi veya ürünü hayâlimde yakıştırdığım kişi için aldığım çok olmuştur.. Bunun için bayram olması da gerekmez.. sebep beklemem gerekmiyor benim duygularımı ifade edebilmem ve iletmem için.. sebep yaratmam da şart değil..
Hatırlamak ve sıradan bir olay gibi hatırlandığını gösterebilmek ne doyumsuz bir haz!..
Her ne olursa olsun bana verilen, gönlümü o paketi verene bağlar düğümler.. Bir kahve hatrını hiç bilmem kaç yıl süreceği konusunda bir fikrim yok.. çünki ne içerim ne de ikram ederim ama, gönderilen çiçekleri kurutur saklarım!!! Kutusunu hatta sarılan ipini bile.. eğer sanalsa yollananlar yollayan gibi, özel folder da muhafaza ederim yolladıklarını..
Aslında hediyenin bir cisim olması gerekmiyor benim için.. yani bir parfümü bir yüzüğü bir kitabı veya her hangi bir aksesuvarı kastetmiyorum hediye olarak..
Bence unutulmayacak olan, kullanılan değil, bellekte saklanacak olan ve belki hiç kullanılmayacak olan hediyedir.. bir anı gibi!
İki ay önce Amerikada yaşayan bir meslekdaşımdan bir mail aldım.. Benim blogların sıkı takipçisi. Kuytulardaki şiirleri okuduğunda, aklına 1996 yılında yazdığım bir şiir gelmiş.. "hani yaşgünümdü Bursa’ya eski okulumuzu ziyarete gitmiştik 40 yıl sonra ilk mezunlar buluşmuştuk.. orada yazıp vermiştin.. onu hiç unutmuyorum Gülsen”.. diyor..
Sözün gelişi değil, gerçekten gözlerimi kapatıp arkama yaslandım ve düşündüm.. şiir yazdığımı bile hatırlayamadım.. O zaman hediyenin gücü geldi aklıma.. Anılmak… değer verilmek.. sevilmek.. üstün bulmak.. övgüye lâyık kabul etmek.. Hüznü aşkı hasreti hatta nefreti paylaşabilmek..
Aslında her şiir bir kalıcı hediyedir.. ne mutlu yazılana.. ve anlayana!
1 Mart 2012 Perşembe
tokat ! gibi..
Biri size durup dururken, ya da hak ettiğiniz için,
hiç beklemediğiniz bir anda açılıp bir tokat atsa ne yaparsınız?
Seçimde zorlanmayacak kadar çok alternatifi var cevabın.. tabii o an akla ilk olarak hangisi gelirse..
Refleks olarak ya açılıp yaradana sığınıp sen de yapıştırırsın tokatı.. ya şaşkınlıktan ve daha çok korkudan kaçmaya başlarsın… ya da nutkun tutulur bir elin yediğin tokatın izi üstünde yanağında, diğeri dirsekten kıvrık kafanı korumaya çalışırsın… ve gücün yetmez boyun tutmazsa bir tekme savurursun .. veya… “ne vuruyosun be!” dersin.. ya da en azından karşılık veremediğin için ağlarsın!…
Bunlar ilk akla gelenler… ancak… suratına inen tokat değil de tokattan daha etkili, kapanan bir kapı ise!!!
Veya telefon!
Ne yaparsın?
Düşün bak.. ne şaşkınlığını ne üzüntünü ne de öfkeni dile getirebilecek bir reaksiyonun olamaz.. yok!!! Öylece… zembereği boşalmış bir yay gibi kalakalırsın.. Bomboş gözlerle, bakıp göremediğin uzak yerlere bakarsın.. hatta ne olduğunu sonradan hiç hatırlayamayacağın bazı işler de yaparsın.. ancak…. aradan daha 10 dk. geçmeden fırının kapağı açılıverir ve o kızgın har, seni kucakladığı gibi yüreğinden yakmaya başlar..
Nedenini soramadığın, tepkini gösteremediğin için değil.. Bir gökdelenin tepesinden boşluğa itilivermiş gibi, bir türlü yere düşemediğin için belirsizlikten kahrolursun.. Gururun incinmemiş bin parça olmuştur.. üzüntün, ortalığı yakıp yıkacak derecede gemi azıya almış dört nala gitmektedir.. ağlamak istersin ama gözün reddeder ... o, gururunu henüz kaybetmemiştir!..
En iyisi dışarı çıkmak ve hava almak diye düşünürsün.. nasıl giyindiğini ve en kötüsü giyinip giyinmediğini bile bilmeden sokağa çıkar dolaşırsın.. kulağının dibinden çığlık gibi gelip geçen kornaların sana küfür yerine çalındığını anlamadan saatlerce yürürsün.. neden sonra ıslaklığı fark eden ayaklarının çorapsız ve donmak üzere olduğunu anlarsın.. birden miden bulanır sokağın köşesine zor yetişir kusarsın.. ayaklarım üşüdü ondan diye düşünürsün.. sonra kendini kurulmuş bir kukla gibi evinin sokağında bulursun evini de bulursun ama anahtarını bulamazsın.. çantanıza iyi bakın diyen komşuna, “a-a .. çantam da yok! ” diyemezsin!..
Çilingirin bir saniyede açtığı kapıya verdiğin yüklüce paraya aldırmadan, artık anahtarı almayı unutursam korkmam diye düşünürsün .. Oturduğun yerden kalkıp salona gitmek istediğinde ve tüm bedeninle kapıya çarptığında, tam başının döndüğünü düşünecekken elektrikleri açmadığını fark edersin.. ve yine açmayı unutup gider bir koltuğa yığılıp şehrin ışıklarını seyre dalarsın.. Orada öylece için geçer başın cama dayalı, rüyanda hiç durmadan çalan telefonları açtığını ve kimsenin konuşmadan kapattığını görürsün, hayra yorulmayacak gördüğün her ne ise..
Sonra... zaten hiçbir şey görmez duymazsın ve hissetmezsin.. Sadece yakınlarının , "seni ne üzebilir bu kadar?" diye sorduğu soru, "kim" diye başlamadığı için sevinirsin!..
Gerçekten geçmek bilmez günler.. saatleri itesin gelir ilerlesin diye zaman.. kendine yabancı kaldığın uğraşlar peydahlarsın.. her şeyin yerli yerinde olduğu derli toplu düzgün evinde, aradığın hiç bir şeyi bulamayacak kadar dağınık ve döküntülü bir ortam yaratırsın.. yatağını hiç toplamadan içinden hiç çıkmadan ve en korkuncu hiç uyumadan döne döne, yapabileceğin en kötü şeyleri kura kura o yatakta, kâh katil olursun, kâh yaşama veda edersin... en iyisi önce onu sonra kendimi diye kararlar verirsin!!
Hiç durmadan üşenmeden yorulmadan devamlı düşünür kurarsın.. sana verilen üzüntüyü aynen iade yolları ararsın.. zaman ilerlesin diye itmek istediğin saatler bir bakarsın koşturmaya başlamış.. bu sefer üzülürsün .. vay anasını dersin... allah belanı versin senin dersin kendine.. bir ay oldu HA?
Sonra gün be gün büyüyen öfkeni artık bastıramayacağını anlar ve en güzeline karar verirsin!..
hiç beklemediğiniz bir anda açılıp bir tokat atsa ne yaparsınız?
Seçimde zorlanmayacak kadar çok alternatifi var cevabın.. tabii o an akla ilk olarak hangisi gelirse..
Refleks olarak ya açılıp yaradana sığınıp sen de yapıştırırsın tokatı.. ya şaşkınlıktan ve daha çok korkudan kaçmaya başlarsın… ya da nutkun tutulur bir elin yediğin tokatın izi üstünde yanağında, diğeri dirsekten kıvrık kafanı korumaya çalışırsın… ve gücün yetmez boyun tutmazsa bir tekme savurursun .. veya… “ne vuruyosun be!” dersin.. ya da en azından karşılık veremediğin için ağlarsın!…
Bunlar ilk akla gelenler… ancak… suratına inen tokat değil de tokattan daha etkili, kapanan bir kapı ise!!!
Veya telefon!
Ne yaparsın?
Düşün bak.. ne şaşkınlığını ne üzüntünü ne de öfkeni dile getirebilecek bir reaksiyonun olamaz.. yok!!! Öylece… zembereği boşalmış bir yay gibi kalakalırsın.. Bomboş gözlerle, bakıp göremediğin uzak yerlere bakarsın.. hatta ne olduğunu sonradan hiç hatırlayamayacağın bazı işler de yaparsın.. ancak…. aradan daha 10 dk. geçmeden fırının kapağı açılıverir ve o kızgın har, seni kucakladığı gibi yüreğinden yakmaya başlar..
Nedenini soramadığın, tepkini gösteremediğin için değil.. Bir gökdelenin tepesinden boşluğa itilivermiş gibi, bir türlü yere düşemediğin için belirsizlikten kahrolursun.. Gururun incinmemiş bin parça olmuştur.. üzüntün, ortalığı yakıp yıkacak derecede gemi azıya almış dört nala gitmektedir.. ağlamak istersin ama gözün reddeder ... o, gururunu henüz kaybetmemiştir!..
En iyisi dışarı çıkmak ve hava almak diye düşünürsün.. nasıl giyindiğini ve en kötüsü giyinip giyinmediğini bile bilmeden sokağa çıkar dolaşırsın.. kulağının dibinden çığlık gibi gelip geçen kornaların sana küfür yerine çalındığını anlamadan saatlerce yürürsün.. neden sonra ıslaklığı fark eden ayaklarının çorapsız ve donmak üzere olduğunu anlarsın.. birden miden bulanır sokağın köşesine zor yetişir kusarsın.. ayaklarım üşüdü ondan diye düşünürsün.. sonra kendini kurulmuş bir kukla gibi evinin sokağında bulursun evini de bulursun ama anahtarını bulamazsın.. çantanıza iyi bakın diyen komşuna, “a-a .. çantam da yok! ” diyemezsin!..
Çilingirin bir saniyede açtığı kapıya verdiğin yüklüce paraya aldırmadan, artık anahtarı almayı unutursam korkmam diye düşünürsün .. Oturduğun yerden kalkıp salona gitmek istediğinde ve tüm bedeninle kapıya çarptığında, tam başının döndüğünü düşünecekken elektrikleri açmadığını fark edersin.. ve yine açmayı unutup gider bir koltuğa yığılıp şehrin ışıklarını seyre dalarsın.. Orada öylece için geçer başın cama dayalı, rüyanda hiç durmadan çalan telefonları açtığını ve kimsenin konuşmadan kapattığını görürsün, hayra yorulmayacak gördüğün her ne ise..
Sonra... zaten hiçbir şey görmez duymazsın ve hissetmezsin.. Sadece yakınlarının , "seni ne üzebilir bu kadar?" diye sorduğu soru, "kim" diye başlamadığı için sevinirsin!..
Gerçekten geçmek bilmez günler.. saatleri itesin gelir ilerlesin diye zaman.. kendine yabancı kaldığın uğraşlar peydahlarsın.. her şeyin yerli yerinde olduğu derli toplu düzgün evinde, aradığın hiç bir şeyi bulamayacak kadar dağınık ve döküntülü bir ortam yaratırsın.. yatağını hiç toplamadan içinden hiç çıkmadan ve en korkuncu hiç uyumadan döne döne, yapabileceğin en kötü şeyleri kura kura o yatakta, kâh katil olursun, kâh yaşama veda edersin... en iyisi önce onu sonra kendimi diye kararlar verirsin!!
Hiç durmadan üşenmeden yorulmadan devamlı düşünür kurarsın.. sana verilen üzüntüyü aynen iade yolları ararsın.. zaman ilerlesin diye itmek istediğin saatler bir bakarsın koşturmaya başlamış.. bu sefer üzülürsün .. vay anasını dersin... allah belanı versin senin dersin kendine.. bir ay oldu HA?
Sonra gün be gün büyüyen öfkeni artık bastıramayacağını anlar ve en güzeline karar verirsin!..
Kaydol:
Yorumlar (Atom)