Zaman zaman lügat anlamından daha farklı olarak kullandığım, farklı anlamlar yüklediğim kelimeler var..Hatalı olabilirim ama bazı kelimeleri halk dilinde yerleşmiş hali ile lügate pek rağbet etmeden kullanmayı seviyorum.. “Foya” da onlardan biri.. genelde "foyası çıkmak" olarak kullanılır.. foyası meydana çıkan insan için!!! :) Kötü niyeti değil de, güzel olmayan davranışı meydana çıkan insan için kullanılır genelde.. :)!
Oysa foya, (bildiğinize eminim) kömürü elmas yapar.. yani eğer foyası olmazsa kömürün içindeki o cevherin, elmas taşı olduğunu, çok değerli olduğunu, parlayabileceğini ve dünyadaki en değerli mücevher olduğunu kimse bilemez.. Bu elmas taşlarının alt kısmına sürülen ince yaprak metalin adıdır foya.. Arkasına sürüldüğünde, herhangi bir camın da, aynaya dönüşmesini sağlaması gibi..
Ama eğer sen, o taşın, o kömürün, parlamasa da elmas olduğunu anlamışsan, foyası olsa da olmasa da değerini bilirsin..ve bu, kıymetini de bilmeni sağlar.. Tıpkı tamamını sildiğim ama sembol gibi sonsuza kadar orada bıraktığım ilk ve son şiirimde dediğim gibi.. "son", aslından son yazdığım anlamında değil, son olmasının mümkün olmadığını vurgulamak adına kulanılan bir kelime.. Hatırlandığı her an.. hatırlanması gereken her gün.. yani ne zaman hatırlansa son/suz hatırlanışa bir kanıt olarak!!!
1997 yılında katıldığım bir şiir yarışmasında dereceye giren şiirlerimin basılıp kitap haline nasıl geldiğini, başına neler geldiğini sizlere anlattığımı hatırlıyorum.. Yeniden tekrarına gerek olmayan ufak ayrıntılar gibi şimdi.. Ancak, bir tanesinin benim için ifade ettiği anlam o kadar büyük ve derin ki, kısaca bahse değer buluyorum bir kısmını bu yüzden..
1998 yılında adı “hasret senfonileri” olan şiir kitabım, yarışmayı düzenleyen Kültür Bakanlığı tarafından (2.cilik ödülü olarak) bastırıldığında, o güne kadar hiç kimsenin şahit olmadığı bir olay yaşandı.. ve maalesef ben bunu normal bir olay zannetme hatasında bulundum.. Sonradan ne büyük bir anlam ifade ettiğini, etmesi gerektiğini, benim için ömrümdeki en ve tek değerli madalyon olduğunu anladım..
Kitabıma, benim talebim ve ricam olmadan, üç profesör kendi istekleri ile, birbirlerinden habersiz ön söz yazdılar.. hem de sayfalarca!.. bana beni ve herkese şiirlerimi anlattılar!!.. İşte orada yazdığım şiirlerimde, hani dokunsan şüheda fışkıracak denen acıyı, özlemi, yanık yüreği anlayan bu üç büyük insanın yazdıkları, benim bu ömrü bin kere daha yaşasam bir daha bulamayacağım kadar değer taşımakta..
Ben oradaki yazılanların elmas madeni olduğunu biliyorum.. foyası olsa da, olmasa da!..
Ancak, ondan sonra, aradan geçen 13-14 yıl boyunca elime kalem alamadım ve bir tek kelime karalayamadım.. Şiir beni terk etti!… Çok mutlu olduğum, az bulunan, zor bulunan anlarımda, o ânı "nasıl anlatsam?" diye bir soru düştüğünde aklıma, sorumun cevabı asla şiir olarak verilemedi..
Suskunluğumu, doyum olarak.. hatta duygularımın tükenişi olarak düşündüm ve kabul ettim..
Sonra birden.. 2oo9 2o1o ile kucaklaşıp vedalaştığı gece, “seni sona saklamış kader” diye fısıldadı içimdeki o cılız ses!.. ucu kırık bir kalem bulduğumda, gerisini beynimin klâvyesi çoktan yazmaya başlamıştı .. ve bu iki yıl boyunca, hiç durmadı, hiç susmayan yüreğimin seslerini yazdı durdu..
Ne güzeldir hiçbir beklentisi olmayan duyguların, foyasız kömür gibi sunulması.. Kabul edilmeme kabalığı ile de tanışsa o nahif duygular,
ya da tam tersi, o satırların kendisi için yazıldığını zanneden bir ruh hastası yüzünden tükenip sussalar da; okuyup anlayanların, hissedenlerin sevgi sözcükleri ve katıksız şartsız kabullenmeleri ile dik tutabildiler başlarını..
Ama yoruldular.. dinlenmeleri gerek.. bu yüzden tek tek toplandı ve silindi kuytular..
Bugün 26 şubat…
"albümdekiler" in, yani ilk ve son romanımın kitapçıların vitrinlerine konduğu gün.. Ve.. foyasız bir kömürün elmas zannedildiği bir tarih aynı zamanda!
Bu yüzden,
"ne güzel şey seni hatırlamak!!!!" diyor çatı katındaki hâlâ...
Müzeme hoşgeldiniz!! .. Ama, oyunların tümünden bıktım desem.. İnanır mısınız?? Footbo city de üç kupa kazanmış olsam da!!..
Rakip olmayınca hele hiç çekilmiyor!! :)
En iyisi miyadı dolanları ya da artık zevke hitap etmeyenleri kapatmak diye düşündüm.. Sadece bu sayfam (nedense post kelimesini HİÇ sevemedim doğrusu olsa da, veeeee hiç kullanmadım) açık kalsın.. aklıma gelenleri, bir dost kulağına fısıldar gibi yazayım… Okuyan olmuş olmamış… beğenen yorumlamış yorumlamamış…. hiç umurumda değil diyeceğimi zannettiyseniz beni tanımamışsınız demek ki… :)))
Hem de nasıl umurumda bir bilseniz!..
Ama bu sanal alemde o da, yani paylaşım da karşılıklı pek çokları için.. al gülüm ver gülüm misali… pek çoğu okumadan yorum yapabiliyor, sonuna “ben de beklerim” i ekleyebilmek için, pek çoğu da yorum yapsın yapmasın gölgesinden bile tanıdığım güzel insanlar.. sırlarımı olmasa da, dertlerimi paylaştığım, hâtıralarımı anlattığım, ayak seslerinden güç aldığım dostlarım..
Ancak nedenini bilmediğim, bilmek için de uğraş vermediğim bir küskünlük mü desem yorgunluk mu inanın adını tam koyamıyorum, ama artık eskisi kadar yazmak gelmiyor içimden.. temcit pilâvı gibi eski yazıları yayınlamak da pek tarzım olan bir davranış değil.. yaptığım olmuştur arada ama güncellemek adınadır bazı olayları veya günleri.. Şimdilerde farklılık arayışım sadece yeknesaklıktan sıkılmamdan ..
İlk iş feysimi kapatma olmalı.. Sonra "kuytular" ı yerin dibine sokmak!! (soktum zaten) Bunları yazarken bir yandan da iç sesimi dinliyorum.. durmadan lâfa karışan ve beni yalanlayan iç sesimi… “yazsana doğrusunu erkeksen” diyen!!… erkek olmadığımı bile bile.. Her erkeğin mertlikten nasibini alamayacağını mı öğrenemedi hâlâ??? Duymamış gibi yapıyorum.. bunu da yeni öğrendim.. duymamış gibi.. okumamış gibi.. mış gibi muş gibi yapmayı!! Kendimi hiç kandıramadım diyemem. Ömrüm kendimi kandırmakla geçti çünki.. aramayanı .. yazmayanı.. anmayanı, anlamayanı.. bozuk paradan beter harcayanı.. canıma okuyanı.. beş para etmeyeni.. değer biçilecek emsal bulamadığımı… ah… saymakla bitmeyecek konuların hepsinde kandırdım kendimi.. de, şimdi, beni yalanlayan iç sesimi kandıramıyorum iyi mi? . Belki de farklı bir arayış içine girmek isteyişim bu yüzden..
Ne zamandır uzak kaldığımı düşündüğüm bilgi yarışmaları geldi aklıma.. Sorup soruşturdum.. tavsiyeler aldım ve üye olup başladım..
Kategoriler var yarışmada .. Her gün için her kategoriye 10 kere katılma hakkına sahipsin Genel kültür- Tarih- Edebiyat- Müzik- Spor- Sinema gibi dallarda.. 30sn. süre içinde doğrusunun seçilmesi gereken 4 cevap seçeneği var.. Üstelik ödüllü!!! İlk başta "genel kültür " vardı.. seçme yaptığım için değil, içeriği hakkında bilgi sahibi olmak için onu tıkladım..
Ölmek sözcüğünün anlamı aşağıdakilerden hangisi ile belirtilir?:
-kırılmak - Hesap kesmek - Nalları dikmek – Araklamak (nalları dikmekmiş )
Mehmet Aslantuğ’un eşi aşağıdakilerden hangisidir?:
- arzu – hülya – aşkın nur – Sibel (arzu imiş)
Bunları bilmekle genel kültür sahibi olacaksam cahil kalmayı tercih ederim diye düşünüp GENEL KÜLTÜR yarışmasından çekildim .. MÜZİK kategorisine geçtim… ilk soru:
-manda yuva yapmış söğüt dalına aşağıdaki bestecilerden(!) kime aittir?
Seçenekler içinde “öküz” seçeneği olmadığı için seçemedim ve müzik kültüründen bile geçemeyip yarışmayı kazanamadım..
Boy Corc denen obiçimin, müziğe katkıları hakkında sorular sorunca da, önce içimden, sonra hızımı alamayıp dışımdan yüksek sesle bu bilgi yarışmasını hazırlayanlara hürmetlerimi suna suna, hazırlayan ekibi aradım… sadece “Allah belanızı versin” demek için.. adına kültür yarışması dedikleri için.. Ama bulmak ne mümkün!! Sonra vazgeçtim.. zaten Hürriyet’ten de vazgeçeli çok oldu diye düşündüm!!!…
Şimdi ne zaman canım hürmet sunmak istese girip bir-iki yarışma sorusu okuyorum … keşke seçenekler hazır olmasaydı da cevaplayan yazsaydı diye düşünüyorum…:)))) İşte o zaman yarışmanın birincisi kesin ben olurdum!
Gerek, çok sevdiğim, gerçekten ÇOK SEVDİĞİM mesleğimden ayrılmama sebep olan müdürlerin, gerekse başka görevlerde çalıştığım şirket Müdürlerinin, yaşamımda olmasa da, anılarımda bıraktığı tozlu görüntüleri hafızamdan temizlemem hiç mümkün olmadı ..
İlk tayin olduğum eski çifteler köy enstitüsü ve o zamanki değişen adıyla Yunus Emre Öğretmen okuluna, ana yoldan ayrılınca 1km lik, iki tarafı gökyüzünde birleşmiş sağlı sollu beş bin kavaklığın ortasındaki asfalt bir yoldan girilirdi.. Bu muhteşem yolun sağ ve sol taraflarındaki kavak ağaçlarının arkasında da lojmanlar vardı yine o yol boyunca porsuk nehrinin ince bir kolu "çay" denen su akıp giderdi..
Herkesin sebzesini yetiştirdiği bahçesi ve bahçesinde bir de kümesi vardı.. Lojmanlara bahçeden 4 basamak merdivenle çıkılırdı.. 2 küçük bir de büyük odası olan, balkonları kavaklığa bakan müstakil evlerdi.. Ben kuluçkaya yatan tavuğun altına bir iki tane de ördek yumurtası koymuştum.. civcivler çıktığında ördek yavruları suya atladıklarında tavuğun çırpınışını ve feryatlarını hiç unutamadım..
Ve o yol.. o uzun kavaklı yol, her öğrencinin ve de her öğretmenin bisikletleri ile gezdiği, yakın Hamidiye köyüne hatta Mahmudiye kazasına süt, bakraç yoğurt, yumurta, köy ekmeği gibi alışverişe gittiği yoldu.. Eskişehir’e ilk indiğimiz hafta sonu, ilk işim kendime bir kız bisikleti almak olmuştu.. beni gören tüm öğretmen eşleri de bu modaya uymuştu hemen..
Ancak gel gelelim bir okul müdürümüz vardı ve adı Recep idi!! ve benim saçımı boyatmama takmıştı önce.. sonra da bir bayan öğretmenin bisiklete binemeyeceğine!! Lojmanlarımız ve gezinti alanı, okul sınırlarının dışında idi oysa..
Bir gün odasına çağırıp bana çirkin yakıştırmalar yapınca, masasının üstünden elime ilk geleni kafasına fırlatmıştım.. Şanssızlığım, o minik mermerin, Atatürk’ün büstü olmasıydı.. (Çok ileri yıllarda adamın alnındaki leke gibi ize sebep olanın Atatürk olduğunu unutmayacağını düşünüp sevinmiştim.)
Müfettişler teftişe geldiğinde beni bulamadılar.. cehennemin dibine kadar deyip, bisikletimi de hademe Rıza efendiye verip ayrılmıştım okuldan.
Sürgün cezasının sicilime işlendiğinden habersiz!..
*****
Ankara'ya, tek sığınağım olan ağabeyimin evine gelmiştim bir çarpık bavulla.. Benim ne deli bir kanım olduğunu bilen yengem "Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun" diye sorduğunda, yengeme "korkma fazla kalmam burada" demiştim!!..
Her gün gazeteleri talan ediyordum. O gün de gazetenin birinde kocaman bir ilân vardı."Devlet Hava Meydanları İşletmesine tercüman alınacak" diye .. Ben dilekçe falan yazmadan doğrudan Etlik’teki Genel Müdürlük binasına gidip, personel müdür muavini ile konuşmuş ve ufak bir sözlü sınavdan sonra işe alınmıştım. (muavin bayandı !! :) )
Servisten indiğim ilk gün, 30-40 kişi kadar hiç birisini tanımadığım çalışma arkadaşlarım ile o koca binaya doğru yürürken, binanın üstünde kocaman D.H.M.İ tabelâsını gördüm ve “A-aa Devletin Himayeye Muhtaç İnekleri “ … dedim! Birden çevremdeki yürüyen kalabalıkta bir dalgalanma oldu hepsi çil yavrusu gibi koşturan adımlarla zikzaklar çizerek yarışır gibi kaçışıp binaya giriverdi.. Bir tek ben, bir de kısa boylu cücemsi bir adam kaldık o uzun beton giriş yolunda. O günden sonra aynı odada çalıştığım üç arkadaş hariç hiç kimse bana pek selâm vermedi hatta serviste günaydın diyen bile olmadı.
Bir gün masamdaki telefon çaldı açıp “buyurun dedim”. Bir erkek sesi “ben personel müdürü hemen odama gel” dedi.. Yeni gelen, yeni işe giren herkesi işleten bir zıpır Bülent olduğunu ve çok dikkat etmem gerektiğini söyleyen oda arkadaşlarımı hatırlayıp, “öyle miiiii canım, ben de İngiltere kraliçesiyim sen gel odama” dedim ve şak diye kapattım telefonu suratına.. (ne korkunç bir etkisi vardır bu surata telefon kapatılışın size anlatamam… kimbilir belki anlatırım bir gün!! )
Aradan 2 dk. geçti geçmedi, o ilk gün bahçede yanyana yürüdüğüm cücemsi adam(!) belirdi oda kapısında ve yerlerinden fırlayan pörtlek gözleri ile “sen kraliçe değil inek bile olamazsın” dedi devletin himayeye muhtaç öküzü!!! .. Ve benim işime son verdi!
Elimdeki son birkaç kuruşla beyaz bir bluz almaya gitmiştim kovulduğum gün.. kendimi sevindirmek istemiştim.. gençlik işte!!
Sonra biri orada “hocanım” diye seslendi.. ????
*****
Eskiden Ankara’nın en lüks en güzel mağazası ABC idi.. o zamanlar Vakko Makko yoktu.. Kızılayda Pikniğin tam karşı caddesinde çok büyük bir mağaza idi ve nefis klâs giysiler sunardı.. Çok çok pahalıydı çünki hepsi ithal ürünlerdi.. İndirim başlayacağını müşterilerine özel mektupla bildirirlerdi.. Ve halk indirimin başladığını bilmeden, o özel müşteriler gider seçip beğenip alırlardı ucuzlayan kıyafetleri.. Tezgâhtarların bile İngiliz uşaklar gibi azamet ve saygıyla hizmet edişlerini, kapıya kadar müşteriyi aldıkları paketlerle yolcu edişlerini unutamam..
Tabii bizim gibi tıfıllar ve de ay sonunu zor getirenler, vitrine "indirim başladı" levhası asılınca hücum ederdi..
Ne kaldıysa artık!! Hatta o kadar kalabalık olurdu ki millet tezgâh üstünden kaptığı malı yanaşamayan arkadaşına veya eşine havadan fırlatıp atardı.. kim tutarsa onun olurdu!!!
O gün işime son verilmişti cebimde ay sonunu getiremeyecek kadar az bir para vardı.. ama dedim ya, aylar önce gördüğüm o fisto beyaz bluzda kalmıştı aklım.. Ne zamandır ucuzluk başlasın diye bekliyordum.. Hey gidi gençlik!! İşten çıkartılışımın hüznünü yok etmek, kendimi sevindirmek istemiştim..
ABC ye geldiğimde kalabalığı görünce fisto bluza veda etmem gerektiğini anladım.. Ama hazır gelmişken bir bakayım hiç olmazsa diyerek dolanıp, mağazanın içindeki dahili vitrinleri seyre daldığımda, birisi “hocanım bak” dedi.. Ah!!! nasıl.. ne şekilde döndüysem sesin yönüne, başkasına seslenen sesin sahibi refleksi gördü ve hafif alaycı bir sesle “ne o küçükhanım bir tek sen misin hocanım?” dedi .. “keşke olsaydım “ dedim.. sonra kovulduğum geldi aklıma .. sonra ucuzlukta bile cebimdeki paranın iki misli olan fisto bluzu alamayacağım geldi.. ve farkında bile olmadan gözlerimden akmaya başladı zor tuttuklarım!.
Üzüldüler tepkime.. konuşmanın zor duyulduğu buharlı kalabalıktan bir an önce çıkmaya çalışırken, adam cebinden bir kartvizit çıkartıp uzattı.. “pazartesi gel bakalım neymiş bu seni ağlatan” dedi.. Mağazadan çıktığımda baktım, M.E.B Orta Öğretim Genel Müdürü yazıyordu..
**
Karşısında ayakta beklerken, devamlı dua ediyordum inşallah bayılmam diye.. Önünde sicil dosyam vardı.. orada ne okuyorsa, dudaklarının iç kenarını ağzını büzerek kemirip önce okuyor sonra gözlüklerinin üstünden bana bakıyordu.. Birden, “nasıl becerdin bunu?” diye sordu.. sonra suratımın renginden korkmuş veya öğretmen olduğumu hatırlamış olmalı ki, “otur otur” dedi ve yine sordu nasıl becerdiğimi!!.. “neyi efendim?” dedim fısıltı gibi.. "Aynı yıl maaş kesimi cezası almışsın ama aynı yıl takdirname ile terfi etmişsin… sonra yine bir başka yıl sürgün cezan var ama sen ortalarda yoksun müstafi addedilmişsin.. ama daha önce aldığın üç takdir birleşmiş bu sefer de derece atlamışsın.."
Üflese uçacak kadar sıska halime bakıp kafasını sallaya sallaya şaka yollu “sen maarifle kafa mı buluyorsun???” dedi..
Ona kısaca iki gün önce kovuluşumdan ve bir tanesini burada anlatamadığım diğer müdürlerimden bahsettim..
Ve… sadece iki ay sonra Aydınlıkevler Lisesinde göreve başladım.
Ruhum, aklım ve bedenim..
Durdurmamın mümkün olmadığı bir kavgaya giriştiler.. Olan bedenime oluyor.. Tercihimi sorsalar hangisinin galip gelmesini istersin diye, akla gelen ve de normal olan tercih “beden” olmalı.. Ama o zaman seçimde sıra vermediğim akıl, nasıl akıl edecek bunu da, birinciliği bedene verecek? O zaman da, ruh 3. sıraya düşünce, ruhu olmayan bedeni ne yapsın beden??
3 bilinmeyenli denklem değil bu.. ama ondan daha zor..
Yılların acısını, kahrını, hak ettiği ya da reva görülen yükünü taşımaktan yorgun bir beden.. ve o bedeni kendi gibi zinde zannedip istediği ortama sürüklemek isteyen bir ruhun elinde esir bir gönül.. her ikisinden de bıkmış, zaman zaman gel-gitler yaşayan bir akıl..
Ve BEN.!. bu üçgen kavgası içinde, kendimi üçünden de soyutlayıp kaçmak, ayrılmak isteyen bir garip yolcu!
Geçmişteki haylazlıklarımın devamını yazmak için oturmuştum oysa klâvyenin başına.. ve başlamıştım da.. öğrencilik yıllarımda okulda.. öğretmen olarak okullarda.. ve evde yaptığım haylazlıklarımı yazmayı sürdürürken... birden direksiyon kırdı hafızam!…
Baktım, yine geçmiş güzel günlerimin tarlalarında koşturmaktayım!..
Halbuki, elime tığ alsam, (yok bu olmaz tığ bilmem) elime şiş alsam, ( evet bu oldu.. güzel örgü örerim üstelik..) köşeme çekilsem, burnumun üstüne düşürsem yakın gözlüğümü, dizimi de çene altıma dikip torunlara (a-aaa Allah söyletti 2. si yolda mı ne?) kazak vesair örsem!!!.. "normali bu" diyorum yüksek sesle kendime.. biraz sertçe!.. bak canım diyorum .. sen torun torba sahibi bir büyükannesin!! o nedenle… işte tam bu geveleme anında kasıklarıma sonra mideme giren sancı ile sanki gerçekten köşeme çekilmişim gibi ayağa fırlıyorum.. dersin ki dokuz aylık gebeyim, sancım tuttu!!..
Anlatamıyorum sonra bu halimi kimseye.. “anne ne işin var bu havada dışarıda?” bu soruyu soran oğlum asabımı bozuyor!!… bir de üstelik “kanguru gibi “diye eklemiyor mu gıcık oluyorum!!.. :) Ben yaşıma başıma bakmadan zıplaya zıplaya seke seke yürüyormuşum.. acele etmeden ağır ağır gitmeliymişim yolda.. Orson welles'in şarkısını söylüyorum yüzüne karşı.. içimden geçeni gizleyip!!
Kimseyi inandıramadım.. umurumda da değil.. zaten inandırma girişiminde hiç bulunmadım.. sadece nim bahsi geçtiğinde o coşkuya yenik düştüğümün;… “geç bu ayakları… “ türünden itiraz edildi sustum!
Bu aralar oldukça sık düşünüyorum bu üçgen kavgasını çünki içimdeki beni ben yapan o coşkunun azalması beni ürkütüyor..
Ağır ağabeylere oldum olası illet olmuşumdur.. (oğlum aç buçuk öyledir)Karadenizliler, bu tipler için “kanıma ekmek doğriii” derler!! İnsan, üzüntüsü ile, sevinci ile, aşk ile meşk ile çoşku içinde olmalı .. Ben turfanda bir meyve yerken de iliklerime kadar coşku ile doluyorum.. ya da baharda açan ilk çiçeği dağ yamacında gördüğümde… nicedir özlediğim bir ses duyduğumda.. bir hediye verildiğinde… Donuk don yağ gibi olamam!! Bulaşıcıdır bu coşkum üstelik.. nemrudi havada dolaşanlara bile bulaştığını bilirim..
Oğlumdan biraz büyük bir yeğenim var o aradı dün.. sakın dışarı çıkma diye.. "unutabilirim bu tembihi zira alzaymer oldum ben" dedim..
“yaa.. zavallı alzaymer!” dedi !!..
Yine konuya giremedim… oysa haylâzlıklarımı anlatmamı istiyor içimdeki!.. Unutmazsam … haftaya .. belki bir yerinden başlarım devamının !!

Bazı yazılarımda, ara ara yaptığım haylâzlıkları satır aralarına sıkıştırıp şirin bir hal almalarını sağlamış olabilirim..Ama bu sefer göğsümü gere gere ibret alınması olmasa da, örnek alınması gerektiğine inandığım için ve de eğer hanenizde bunları yapan var ise engel olunmaması için yazmak istiyorum..
İlkokulda okuduğum yıllarda gidilecek her yere yürüyerek gidilirdi.. küçük yerleşim birimleri için normal olabilir ama zamanın büyük şehirlerinden sayılan doğup büyüdüğüm kent için bu geçerli değildi.. Ancak ulaşım aracı diye bir tanımla tanışmamıştık, bu nedenle de her yere ve yöne yürürdük.. Ayakkabılar ayakkabılıkta dizim dizim durmazdı.. herkesin tek ayakkabısı olurdu PARAMPARÇA olduğunda da yenisi alınırdı.. bu artık altının pençe tutmayacağı anlamına gelmekteydi..
Teyzemler Samsun’da adı ermeni mahallesi olan bir semtte otururlardı.. ve yürüyerek en kestirme yol şehir mezarlığının içinden geçen yoldu.. ve ben de orayı tercih ederdim ve her gidişimde bir adamı (bana göre adam, aslında bir sokak serserisi) kafasını kırarak dönerdim.. ceplerimde irili ufaklı taş taşırdım elimde de mutlaka hava nasıl olursa olsun şemsiye olurdu.. Bu yaptıklarım için aile büyüklerimden hiç azar işitmedim sadece çok daha sonraları kendilerince aldıkları tedbirler olduğunu öğrendim.. Eğitimle öğretimin birbirinden tamamen bağımsız olsa da, birbirlerinden ayrılmaz bir bütün oluşturması gerektiğine çok muhteşem bir örnek idi benim ailem..
Henüz 9-10 yaşlarımda başladığım bu antrenmanlara, öğrencilik yıllarımda, yatılı okul hayatımda, öğretmenlik mesleğim süresince de devam ettim. Benim tepkime uğrayanlar MUTLAKA haksız idiler.. Ama neredeyse tamamında cezalandırılan ben oldum…
Bir tek matematik öğretmenimi, (ki, tam bir eğitimci olduğunu yıllar sonra anlayabildim) dersinde hiç kimsenin kopye çekmeye muvaffak olamadığını söyleyen, ve eğer bunu kendisine yakalanmadan yapıp, ders sonunda itiraf eden olursa aldığı notun karne notu olacağını söyleyen rahmetle andığım hocam Osman Yalın’ı ayrı tutmam gerekir.. Çünki, bütün formülleri yazdığım kâğıdı, yazılı başladığında sıramın kenarına oturur gibi ilişen hocamın toplu iğne ile beyaz önlüğüne iğnelerken, iğneyi böbrek civarına batırmam neticesinde….. sormayın!!! .. Netice korkunçtu!!!... Ben disiplin kuruluna gideceğimi veya zaten kör topal geçtiğim dersten sınıfta kalacağımı düşünürken…. Hocam, belini ovalayıp, elindeki kağıda bakarak.. “bunca meslek hayatımda böyle bir kopye sistemi görmedim ..” dedi.. sonra birden durup biraz sertçe. “ iyi de kızım ne geçecek eline tut ki ben kalktım sınıfı dolaşmaya başladım.. sana ne faydası olacak?” diye sordu.. “önemli olan bütün sınıfın kopye çekebilmesiydi.. hocam.. siz gezinirken herkes sırtınızdaki kağıttan okuyacaktı” dediğimde, “dilerim bu yapıcı zekâyı hep olumlu yerlerde kullanırsın varol” demişti… O zamanlar “ne iyi adam” diye düşündüğüm hocamın daha sonraları ne muazzam bir eğitimci olduğunu anlamıştım..
(Ve maalesef bu yapıcı denen zekâyı yakın bir geçmişe, hatta bir-iki hafta öncesine kadar bile, pek de olumlu yerlerde kullanamadım.. Olayı şirin bir hikâye şeklinde sunduğumda bana hak vereceğinize eminim!)
Halbuki, Gazi Eğitimde English Grammer dersimizde gramer hocamız Mr. Anderson’un yaptığı küstahlığı haklı bulan da bir eğitimci idi!!! Geniş zamanlı teneffüs denilen arada, bahçedeki bankta otururken yanıma yaklaşıp, “you are not a good muslem” dedikten sonra yere tükürmüştü.. Nedenini bile sormadan anında yerimden fırlayıp okkalı bir şekilde hocanın ceketine (aslında hedefim suratı idi ama boyu çok uzundu) tükürmüştüm.. 10 dk. Sonra müdür muavini Vahit beyin odasındaydık.. Adama neden VAH-İT dendiğini o zaman anlamıştım.. “hadi özür dile de şundan başımı elin gâvuru ile derde sokma” diyen müdür muavinine “eğer sormazsanız, eğer neden gelip bana iyi bir Müslüman olmadığımı söyleyip yere tükürdüğünü sormazsanız burada sizin yanınızda da tekrar tüküreceğim hocam” dedim.. Bitişik ara kapısı açık odadan diğer müdür yardımcısını odasına çağırdı ve sordurdu nedenini… Mr. Anderson denen adamın cevabı; “ çünki ramazan ayındasınız ve bu kız sakız çiğniyordu” oldu.. “SANA NE BE HIYAR?” denmesi gerekirken.. zabıt tutuldu ve ben disiplin kuruluna sevk edildim..
Demem o ki, ben hep mükemmel olan eğitimcilerin hafızamda yer eden anılarını hatırlamıyorum. Böyle dangalakların da, maalesef ne öğretmenliği ne de o eğitimi tam hazmedememiş za®tların da öğrencisi olduğumu anlatıyorum zaman zaman.. hoş görüldüğümü umarak.. dileyerek.. :)
Muzurluklar ve haylâzlıklar çok olunca, zamanınızı ve limonlarımı fazla harcamamak gerekir diye düşünüyorum.. unutmazsam, devamını Pazar’a yine yazarım..
Sevgilerimle dolu hayırlı cumalar dilerim efendim!!! :))))))
Bazı sesler, dayanılmaz bir hüzne sürükler beni.
İzahı ve sebebi yoktur.. aramadım da zaten.. Sadece o sesin yumuşak, sebepsiz hüznüne bırakıveririm kendimi.. Saçma ya da gereksiz bulunabilir ama ben seviyorum o hüzünlerimi..
Belki de kış geceleri, burnunu cama dayayıp evin güvencesi içince rahat rahat sokağın gölgeleri uzayan ürkütücü karanlık görüntüsünü seyreden çocukluğumu hatırladığımdan..
O nedenle belki de, ne zaman ağlar gibi çook uzaklardan gelen bozacının sesini duysam, daha bozacı yaklaşmadan, hüznüm bir koşu gelip kuruluverir yüreğime.. Çocukken de böyle olurdu.. o bozacının sesi ile hareketlenen ev sakinlerine bakıp, o ağlayan çocuğun yardımına koşuyorlar zannederdim.. Daha sonra onun elindekileri alıp eve geldiklerini düşündüğüm için mi bilmem, bozayı hiç sevemedim..
Ya da ne vakit bir tren düdüğünün sesi
ulaşsa kulağıma.. içindekilerin hepsinden ayrılmışım gibi hüzünlenirim… ya da her biri ayrı ayrı beni bırakmış gibi!… İlk evden ayrılışım gelir aklıma.. hürriyet zannettiğim boşluğa attığım ilk adımın beni hasret kuyularında büyüteceğini bilmediğimden mi acaba, hep beni alıp götürdüğünü evimden ayırdığını düşünüp hüzünlenirim..
Çok boğuk çok derinden ve uzaklardan gelen kısa peşpeşe çalan bir vapur düdüğünün sesini duyduğumda da, en derin uykumda bile olsam, anlarım ki sis çökmüştür denize.. yolunu şaşırmaktan korkan, bulmaya çalışan, çarpmamak için kısık çığlığı ile ikaz edip yardım isteyen gemilerin içinde buluveririm kendimi o sesle beraber.. yine hüzünlenirim..
Bu gece, ilk defa.. bu üç sesi aynı anda duydum.. evimin sağ tarafında uzaktan karşısı Haydarpaşa garı.. sol tarafında da Kadıköy iskelesi var.. Üstelik kar var sonra sis var..
Bozacı .. vapur ve tren ..
Üçü birleşince mi acaba hüzün sertleşip dayanılır olmaktan çıktı?

Dinleyin!... bakın.. duydunuz mu? o ses sizlerin ayak sesleri..
Tek kişiyle başlayıp, iki.. üç, sonra beş, daha sonra yükselerek hızlanarak hafiften kuvvetliye doğru koşturarak yöremi saran dostlarımın ayak sesleri o duyduğunuz ritm.. sizin.. senin!
Ben öyle düşündüm dinlerken.. :)
Bitirmek mi kolay bir şeyi, yoksa başlamak mı ??
Her ne olursa, her neyi olursa olsun, (aşk’ın haricinde) bitirmenin daha kolay olduğunu düşünüyorum.. Çünki, sadece susmak bile yeterli bir şeyin bitmesi için ya da bitmiş görünmesi için!
Başlayabilmek ise emek istiyor, yürek istiyor, sabır istiyor.. az ya da çok fedakârlık istiyor.. her ne olursa olsun başlamaya çalıştığın şey, bilgi istiyor.. cevap verebilme cesareti istiyor!..
Sana sormadan başlayan ve de biten ise sadece AŞK.. Neyse ki şu anda anlatmaya çalışmak istediğim bu değil!
Aslında bana göre bu da bir nevi aşk.. dostluğu yüce tutma aşkı!.. takdire lâyık olanların, takdirlerini sunuş aşkı.. Hiç görmediğin tanımadığın insanlarla arandaki adını koyamadığın gönül bağının adı!!
Şuna kesin inandım ki “sevgi” insan ruhu için en büyük güç!
Bu arada doktorların, işi tam anlamı ile ticarete dökmüş olduklarını, sağlık kuruluşlarında, hastanelerde kendilerine verilen odaları kiraladıklarını ve ödemeleri gereken meblâğı, gelen hastayı farklı doktorlara ve tetkiklere yönlendirip kuruma para kazandırarak o kirayı ödediklerini öğrendim.
Bedensel acı çekerken, hastane koridorlarında, nasıl türediklerini kimsenin anlayamadığı o pabucumun profları tarafından oradan oraya acımasızca yollandığım şu günlerde; dostlarımın bana yönlendirdikleri sevgileri, bana yolladıkları e.mailleri, sayfama yazdıkları yorumları ve kendi postlarına yazdıkları çağrıları ile, ve neredeyse her gün telefonla arayarak.. evime gelerek, bu güzelliği anlatacak kelime bulamadığım sevgi ve ilgi seli ile, dayanılmayacak düzeydeki sancımı dayanılır düzeye indiriverdiler ..
Yine uzattım sözü.. ama Asortik Krepin, Mehmet’in, Gökçedeniz Arzu'nun, Sönmezmutfak Nzlgln'in, Boşluğu dolduran Hüseyin Ustanın, ve Nihan'ımın yaptıkları ile, okumamı garanti edebilmek için beni yazılanlar konusunda ikaz edenlerin çağrısı, başımı döndürdü.. hoş görün..
Nereden başlayacağımı şaşırmam söz konusu bile değil, çünki bir şeye başlamaya çalışmıyorum, sadece neyi anlatabilmeye çalıştığımı, okuyanların anlayacağı düşüncesinin rahatlığı içindeyim..
Bu nedenle bu gün, hayırlı cumalar dileyip limonata yaptım!!!.. :))