[go: up one dir, main page]

20 Mayıs 2013 Pazartesi

sana bir avuç hüzün bırakıyorum bugün.


 
Anımsamak bir tür buluşmadır.
Unutmak ise bir tür özgürlük!.


Hapishane insanın içindeyse, kendisi dışarıda olmuş neye yarar? İstediğin kadar özgürüm diye bağır ya da özgür olduğunu zannet. Bak bakalım neresindesin o demir parmaklıkların? Tel örgülerle kaplanan, özgürlüğün ne olduğundan habersiz yüreğine bir bak!.

Eğer hapishaneyi beyninde taşıyorsa bir insan, özgür olsa neye yarar? Kendisine pek çok meziyetlerinden dolayı hayran olduğumu söylediğim bir kişi, "ama ben evli bir adamım" demişti bana.. bir tutsak gibi tedirgin.. sanki bileklerindeki kelepçeyi gösterir gibi!!
 
Oysa insanların söylemek istedikleri ve söyleyemedikleri, hatta bazen, içinden milyon kez tekrarladığından olsa gerek söylediğini zannettikleri, ne güzel sözler vardır dil değmemiş duyguları dile getiren.. Ve ne güzeldir bazı
şarkı sözleri 'yoksun diye bahçemde çiçekler açmıyor
bak' diyen.. Gelişiyle çiçekler açtıracak bir beklenen, ya da
bir bahçen olmasa da!. Belki de en iyisi müziği  susturmak
şu birikmiş bütün notaları yırtarken!.
Şöyle arkama yaslandım ve düşündüm bir süre… epeydir içmediğim mahlep şarabından ikram ettim kendime.. (içmeyeniniz varsa şaşarım )

Bugün beynimle lâdes tutuştuk! O inatla, "unuttum" dediğimi hatırlatmaya çalışıyor 'lâdes' demek için, ben de her hamlesinde  'aklımda!' diyorum.. hatırlamadığımı ispat için..

Beynim, kaosu çözemiyor!

Limana giriş sırası için yol isteyen gemilerin düdükleri ile yaptıkları flörtlerini dinliyorum.. farklı tonlarda kısa kısa, bazen oldukça uzun… Kaptanların birbirlerine ya da rıhtımdaki yetkililere kaptanca hürmetlerini(!) sunduğunu düşünüp gülüyorum.. Kendimi kaptan köşkünde dümende farz ediyorum üçüncü kadehte!.. ve.. ritmik seslerle deniz aşırı şehirlere ilânı-aşk ederek veda ediyorum "sanki seninle kırk yıllık dost gibiydik biz ikimiz" diye mırıldanırken!..

Bir insanın yüreği ve beyni; (haz aldığı zevkleri, çektiği ıstıraplarıyla) ve (bilgileri, deneyimleriyle) birlikte bir terazi oluşturur ve mutlaka bir taraf zaman zaman ağır basar.. Bence, sadece her ikisi de, yani hem yürek hem beyin boş olduğunda, sahip olduğu sanılan duygular ve akıl dengede kalabiliyor!..

Ne mutlu o zaman dengeli(!) insanlara..

Benim yüreğimdeki sevgi kadar, (hatta ondan daha çok) o yürekte sakladığım hüzünlerim de çok değerli.

O nedenle, bugün sana sadece bir avuç hüzün bırakıyorum.

 

 
 


                                                      

19 Mayıs 2013 Pazar

19 MAYIS.. KUTLU OLSUN..

 
BİR VAPUR..
 
                                                 BİR GÜNEŞ..
 
BİR ŞEHİR
YER YARILSA YERİNDEN
NE SENDEN VAZ GEÇERİZ
NE SENİN ESERİNDEN!
 
SENİ MİLLETİN .. SENİ ÜLKEN,
 UNUTMAZ ATAM!.

 
DÜN,
 
 BUGÜN..
 
                                                 DEMİŞSİN Kİ,

 TÜTEN EN SON OCAK KALANA KADAR ATAM...
SÖZ!

 
 
 
 
 

11 Mayıs 2013 Cumartesi

TUT Kİ ALDIM !!

                                                                                                                                                                                                         
Karadeniz yöresinin sözüdür bu..
Hem almak hem yapmak isteyip, alamayacağı veya yapamayacağı şeyler için söylediği kendini dik tutan sözdür bu.. “tut ki aldım!”

“canım istemiyor” ise, bir kandırmaca gibi başlar.. İtirazsız, gönlün ve aklın kabul ettiği.. nasıl olsa can benim, ne zaman isterse.. diye kendini kandırdığın bir deyimdir adına yaşlılık denen!!

Günlerce hatta belki aylar yıllarca yapmayı plânladığın, yapılmasından zevk aldığın mutlu olduğun pek çok şeyi sanki bir anda olmuş gibi canın istemeyiverir bir gün..
Geçici bir isteksizlik zannedersin önce.. hatta yanındaki yörendeki insanların davranışlarını suçlu ilân edersin aklından.. Sonra, o “tut ki aldım” ile “canım istemiyor” ’un sıkı fıkı ahbaplığına şahit olur, sohbetlerini dinlemeye başlarsın, pijamalarını bile çıkartmaya üşendiğin bir gün..

Sonra, tut ki aldım demeden az önce, hatta o sesi duyduğun halde, kulaklarını tıkayıp aldığın, dolaptaki askıda sallanan ve henüz etiketleri bile üzerinde duran giysilerine bakarsın.. “mmm.. bayramda işime yarayabilir hediye olarak” diye düşünüp henüz veremediğin diğer paketlerin yanına paketlersin!!


Yaşı bir hayli ilerlemiş üç arkadaş, parktaki bankta oturmuş geleni geçeni seyrederken.. önlerinden ahu gibi yarı çıplak giyimli bir güzel geçmiş.. ortada oturan “ahhh şuna bir sarılsammm” demiş.. sağ taraftaki “vay… bir öpsem şöööle” diye iç geçirirken, sol taraftaki eğilip, ” mm.. biz bişey daha yapıyorduk o neydi?” diye sormuş..

Yaptığınız ya da yapmaktan zevk aldığınız şey-ler her ne ise, unutmadan, siz siz olun “tut ki aldım” demeyin.. ve  en önemlisi “canım istemiyor” a savaş açıp galip gelen taraf olun.. “Ayağı taşa takılınca kayadan korkmamalı” diyor Can Yücel. Sonra da devam ediyor “işine gelince sevip, zoru görünce bırakmamalı..” Bunu bir aşk için satırlara dökmüş olabilir üstat.. Ben, yaşam için algıladım.. belki o da benim düşündüğüm gibi hissetmiştir.. ”arkamı döndüğümde sırtımdan vurmayacak kadar olgun” dediğine göre.

“emeklemek” keşke sadece bebekler için geçerli olsaydı.. İnsanlar, neden pek çok gerçeği onu yaşarken değil de iş işten geçtikten sonra anlar öğrenir acaba?? Bunun için mi öğrenmenin yaşı yok denmiş? Emeklemek ister fiiliyat olarak isterse mecaz olarak düşünülsün, insanı bir duygu fırtınasının hortumuna fırlatıverir.. emekleye emekleye büyümüş olman doğanın bir emridir.. ama sen tüm zorları başarıp (kendince) emekleyip bir meslek edinmiş ya da bir makama gelmiş olabilirsin.. tırnaklarınla tutunarak emekleye emekleye biriktirdiğin paranla başını sokacağın bir ev de almış olabilirsin (ki her düşündüğünde o alamadıkların hatta yiyemediklerin resmi geçit yapar önünden) .. ve çocuklarını senin kadar zor şartlarda emeklemesin diye bir de onlar için emekleyip onlar için bir geleceğin basamağını da hazırlamış olabilirsin..


Sonra bir gün, artık sıranın son kavşağı dönmeye geldiğini düşünürken… kırık bir pencere açılıverir ufkunda.. sanki bir İLK sunar gözlerine ve gönlüne o yüce tesadüf!!
Ve sen yürüyemeyen adımlarını düğümleyip, ona ulaşabilmek için bir dağa tırmanış gibi yeniden emeklemeye başlarsın!.   
 


 
 





 

1 Mayıs 2013 Çarşamba

HEY GİDİ GÜNLER..


"Heeey gidi günler.." denir.. hani, bilirsiniz.. hani özlenen, kaybından üzüntü duyduğunuz mutluluğun.. kıymetini bilemediğiniz gençliğin.. biten aşkın, paranın pulun ve tüm imkânların gidişi yok oluşu ve bir daha gelmesinin mümkün olmayışı ..  aklınıza düştüğünde, dil başlar nakaratı tekrara… “heyy gidi günler!!..”

Sanki doğanın kanunudur.. sanki o kanunun intikamıdır bu dildeki pelesenk.. Söylemeyen hatta haykırmayan.. yoktur!. Bazen buram buram pişmanlık kokan kahkahaların atıldığı, bazen kırgınlıkla kızgınlığın harmanlandığı bir sitemdir aslında, bazen kimsenin duyamayacağı kadar kısık sesle söylenen.. ki,.. canını acıtmaktan mazoşistçe zevk verir insana adeta..

İstersen 'bir film şeridi gibi' diye dalga geçerek söyle, nasıl  geçmiş olursa olsun, her bir karesinde o mutluluğu, o hatırladığın her ne ise onu yeniden yaşadığın, isterse kahrından deliye döndürsün pişmanlıklar… hepsi için besmele gibi bir başlangıçtır:
hey gidi günler..

Bazen bir fotoğrafı parmağınla gayri ihtiyari okşarken,  bazen ziyarete gittiğin bir şehrin evlerini tanımakta güçlük çektiğinde, adresleri bulmakta zorlanıp kaybolduğunda, eski mahalle maçlarını yaptığın yerlerin yerinde esen yelleri gördüğünde, dudaklarında hep aynı tebesümle
tekrarlarsın:
“heeyy gidi günler!..”

Bu esefle yâdetmek, daha ziyade tadına varamadığın, ya da tadını unutamadığın zaman dilimi için söylenir.. Bir de içine kıymeti bilinmeyenleri alan günler için!

Aptallığına hayıflanmaktır kibarcası!.. Bir daha yaşaman mümkün olsa aynı sahneyi, pek çoğunu yine yapacağını bildiğin halde, tanrıdan af diler gibi söylenir :
heyy gidi günler"!!

İşte kıymetini idrak edemediklerini içinde barındıran o günler… hey gidi günler dediğin o günler var ya..

İşte o süreçe “ömür” deniyor!