[go: up one dir, main page]

Sayfalar

Salı

28.7.20

hafta sonu beraber çalıştığımız ajanslardan birinin pikniği vardı. normal şartlarda katılmazdım ama müdür beni arayıp, sen tenha yerleri bilirsin sizin oralara gelelim mi diyerek mekan konusunu bana kitleyince mecbur kaldım. hem adamı da severim. nazik, personelle arasındaki çizgiyi çok iyi şekilde koruyan kısaca bi şefte olması gereken tüm özellikleri barındıran biri.

neyse tam karşılama sırasında kedinin biri yerde bi şeyle oynuyordu. daha dikkatli bakınca kertenkele olduğunu fark ettik. öldürmeden hemen müdahale ettik. boynunun her iki yanında diş izi vardı. bi taraf kanıyordu. boynunu dişleri arasında tutmuş belli. bi de gövdesinin yan kısmına pati atmış. bizim veterineri aradım. yaban hayatı korumadakilerin ilgilenebileceğini söyledi ama hafta sonu olduğundan milli parkları aramamız yanıtsız kaldı. müdürümüz hemen piknik masası üstüne hastane odası atmosferi kurdu. sonrasında da bi kutuya koyup bahçedeki eve götürdüm. üç gündür bu kertenkeleye bakıyordum. avrupa yeşili denen bi tür. çok sağlam ısırıyor, ısırdığında kolay kolay bırakmıyor ama zehirsiz. ilk gün başını yana sallıyordu sürekli, denge kaybı vardı ve çok hareketsizdi. bu sabah saatlerinde onu ırmak kenarına bırakacak kadar iyi olduğunu gördüm. doğada kendini daha hızlı iyileştirecektir.

Çarşamba

22.7.20

öğleden sonra üst verandada tatlı bi rüzgar vardı. ırmak kenarında uzanan çınarları hışırdatıp, kitabımın sayfalarıyla oynaştı ara ara. bi keten kuşu böğürtlen çalısına konup konup yükselince, aklıma geldi de inip meyvelerinden topladım. çitin öte yanına geçip iki avuç kadar da çilek aldım. çilek çok. kuşlar, kertenkeleler, kaplumbağalar meyvelerden bolca ısırık alsa da köklerin arasında birer birer toprağa değip çürüyecek kadar çok. bolca reçel kaynattım, akışkanlığı tam kıvamındaydı. bi de çilekli dondurma yaptım. aslında çilek sevmem ben, meyve ile aram oldum olası bozuk ya da ne bileyim bol olunca kıymetsiz belki de. köyde doğdum büyüdüm, bağından üzüm yedim. incir ağacından düştüm, nar topladım, dut dalı silkeledim, her yemişin ağacında bi anı bıraktım. şimdi çok iştahlı olmasam da yiyorum ufak ufak. bi keresinde okula elma götürmüştüm. daha doğrusu sürücü kursuna. öğretmenin biri beni yerken görünce, "bir yerde okudum, fransız kızları elmayı çok yermiş ondanmış güzellikleri. bu tespit şimdi bizde de doğrulandı." demişti. sadece bi iltifat mıydı, adam sapık mıydı üstüne düşünmedim çünkü kursa pek uğramadan sınava girmiştim. şimdi devam zorunluluğu varmış. öyle diyorlar.

öğleden sonra üst verandada genç werther'in acıları, yemişler ve ben bi şarkı açtık. her şey birdenbire oldu. genç werther'in acıları sordu, "bu sözler bi yerden tanıdık mı?"
"orhan veli" dedim.
"ah evet onunla bi matbaada karşılaşmışlığımız var. kapağında maviye çalan portresi vardı. harman makinesindeki formalardan birinde yazıyordu bu şiir; her şey birdenbire oldu, birdenbire tütmeye başladı duman topraktan. tomurcuk birdenbire, yemiş birdenbire oldu."
çilek muzip gülümsedi, "bizden de söz etmiş."
genç werther rüzgarın şişirdiği kapağını kapatarak: "acılarımı okumayı sonraya bırak, hadi aç sesini müziğin, sevinç birdenbire olsun."


Cumartesi

18.7.20

küçükken babaannem bana bi masal anlatırdı. adı şeftali kızı, çok severdim o masalı. okul çağlarında şeftaliye alerjim olduğunu öğrenince masaldaki kızın adı da değişti. hatın kız oldu. hatın kız, hanım hanımcık kız demekmiş.

sonraları alerjim öyle boyuta ulaştı ki değil dokunmak - yemek, adını telaffuz ettirmiyordum. ailede adı 'malum meyve' ya da 'kaşındıran' olarak geçerdi. kaşıntıya benzer deli gibi bi batma olurdu. beyaz tenli olduğumdan cildim yanar, kıpkırmızı olurdum. çok yükselirse antialerjik ilaç kullanırdım. sonra bi zaman geldi düşündüm, neden üstesinden gelmeyi denemiyorum. kafada yenmeye karar verdim. şunları yazarken de ufaktan serçe parmağım kaşındı ama duymazdan geldim ve sakince yitirdi kendini.

bu sene ilk defa şeftali hasadına katıldım. o bahçede hiçbi şeye dokunmadan yürümek bile beni çok rahatsız ediyordu ki yürüyemiyordum, ağaç yapraklarından tüycük yağıyor gibi hissediyordum. hasattan sonra herkes şaşkın baktı bana. hemen kolunu suya tut diyen oldu ama elim kolum tahriş olmamıştı. kafada insanın yenemeyeceği hiçbi şey yok.

Salı

14.7.20

aslında mim pek sevmiyorum çünkü yöneltilen sorularda bi kalıba girmek zorunda gibi hissediyorum, duygular çokça değişken. içinde mazi barındırdığından sezyumun lise mimini yapmak istedim. sorular fazla olduğundan eleyerek yanıtlayacağım. bi de yıllığın fotoğrafı istenmiş, benim lise yıllığım yok ama arkadaşlarımın karaladığı notlar olan bi anı defterim var.


liseyi hangi şehirde okudun?
mersin - bursa

hangi dersin insanıydın?
tarih

sınıfta hangi sırada oturuyordun, önler - arkalar?
ben iki okul değiştirdim. bi de çok fazla sınıflar arası geçiş yaptığımdan bu durum değişiyordu. genelde ara sıralardaydım.

kopya çekme taktiğin neydi?
kafamdakileri mimiklere yansıttığımdan kopya işine hiç giremiyorum ama arkadaşlarla ufak tefek paslaşmalar olurdu.

lise arkadaşlarınla durumun nasıl?
en sıkı arkadaşlık bağlarını lisede kurdum.

okulda en sevdiğin mekan neresiydi?
okulun arka bahçesinde akasya ağacı vardı altındaki kullanılmayan merdivenlerde oturmayı severdim

sana lise yıllarını hatırlatan şarkı hangisi?
tüm metallica, rammstein şarkıları

okulda dahil olduğun grup var mıydı?
tiyatro grubundaydım. hiroşima'yı anlatan bi oyun sergiledik. orada nazım'ın şiirindeki kız çocuğu olmuştum. bölge okullarında sahnelemiştik.

sırana ne yazmıştın?
phila allen iverson yazmışımdır

okul bitti çıkışta ne yapardın?
bahsettiğim gibi tiyatro çalışmamız varsa orada olurdum. yoksa basket sahasında takılırdım.

lise aşkın var mıydı?
yoktu

unutulmaz lise öğretmenin kim?
tarih öğretmenim. dağ gibi bi adamdı. çok sert ve disiplinliydi. herkesin korktuğu tek öğretmendi diyebilirim. bakışları buz gibi, uzaktı. sınıfın kudurukları bile dersinde put gibi olurlardı. tarihi çok sevdiğimden ilgiyle dinlerdim. öğretmenim de gür sesiyle olayları yaşayarak, mükemmel bi tonlamada anlatırdı. en başarılı öğrencisinin ben olduğumu söylemişti. dünyalar benim olmuştu. "nasıl hazırlanıyorsun, ezber yapmıyorsun sen belli" demişti. "hayal gücümle hocam" demiştim. tarihle ilk tanışmamda aklımda kalsın diye masanın üzerinde stratejiyi kurup olayı kafamda yaşamıştım. piller haçlılar olmuştu, kalemler osmanlı. sonra o savaş hafızama kazınmıştı. yaşım büyüdükçe piller yerine kafamda yeniçerilerden ordu kuruyordum. bunu hocamın sorusuna yanıt olarak verince o tok sesiyle yarım bi kahkaha atmıştı. "pil ha sen çok yaşa e mi" demişti. ilk defa gülerken görmüştüm. sonraki dönemde yazılı olurken yanımda kızın biri oturuyordu. en öndeyiz mimli bi kız, kopya çekmesin diye en öne oturtmuş hoca. ben de yanındayım. sınavı bitirdim. dürtüp duruyor yardım et diye. gruplar farklıydı sorularına baktım. cevaplarını kendi kağıdıma yazdım o da benden bakarak yazdı sonrasında sildim kağıdımdan. hocaya kağıdımı vermeye gittiğimde, bana hep adımla hitap ederdi, bu defa soyadımla seslenerek güvenimi sarstın dedi. öyle utandım öyle korktum ki konuşmaya gidecek cesareti bulamadım. ders anlatırken artık hiç yüzüme bakmıyordu ben de derse katılmayıp öylece dinliyordum. bi sonraki sınavda, burcu sen gel öğretmen masasında katıl sınava, dedi. küfür gibi. o moral bozukluğuyla, boş kağıt verip çıktım. o hafta tiyatro oyunumuzda ön koltuklarda diğer öğretmenlerle oturuyordu. benimse kostümüm kefen, büyümez ölü çocuklar repliğiyle seyirciler arasından kalkıp sahneye çıkacağım. hocamın yanından geçerken onaylar niteliğinde kafasını salladı. o bana çok güzel bi motivasyon olmuştu, oyuna öyle devam etmiştim. sonrasında aramız düzeldi. bu da aynı zamanda mimdeki bir lise anını paylaşır mısın, sorusunun yanıtı olsun.

Çarşamba

8.7.20

caretta carettaların yuva yaptığı bi sahilde yüzüyorum. burası seralar ve bahçeler altında uzanan saklı bi kıyı. pazar günü de olsa salı da olsa pek kimseyi bulamazsınız. denizi çok tatlı, kumuysa oldukça ince ve yumuşacık. çevrede yerleşim yeri ışığı olmadığından carettaların yavrulaması için harika bi seçim. deniz kaplumbağalarının izini ve yuvaya kadar sürdüğü yolu kumsalda görebiliyoruz. bu alanda yirmi dokuz yuva saydım. gittiğimde yeni yuva varsa kargılarla çevreliyorum. veteriner hizmetleri birimi de arada gelip yuvaları şeritle çevreleyip üzerine uyarı yazısı asıyor. bazı yuvaların elli günü dolmak üzere, yakında bebek kaplumbişler pıtı pıtı denize koşacak.