uzun zaman sonra hava ilk kez bozuk çaldı bu sabah. bulutlar akdeniz'in üzerine çöktü, deniz titreşimdeymiş gibi geri çekildi çekildi vurdu karaya. öğleden sonra güneş açtı her şey sütliman oldu. sabah saatlerinde haber ajansları alanya'da bir tur teknesinin battığını geçiyordu. iskeleden kalkan bi tur teknesi her zamanki güzergahı olan kale çevresinde ilerlemeye başlıyor, fosforlu mağara önünde alabora oluyor. maalesef bir turist hayatını kaybediyor. iyi ki açıkta batmamış sonuçları çok daha kötü olabilirdi. kaptan gözaltına alınmış. aslında hava çok da bozuyorum gibi değildi, kış mevsiminde hortumlar meşhurdur buralarda o yüzden kaptan bu havayı hafife almış olabilir. ancak kim nasıl izin verdi de yola çıktı anlamıyorum. bu ülkede her şey pamuk ipliğine bağlı. bir insan evladında ne iş yaparsa yapsın öncelikle ahlak olacak, vicdan olacak. hadi onlarda bu erdemler yok, e bunları denetleyen bi mekanizma da yok. işte son olarak izmir'de gördük. mağazasını büyütmek için kolon kesen, rüşvetle kat izni alan, depremzedelerin erzaklarını çalıp satan, dayanıksız yapı yapan ve buna bile bile göz yuman... zincirleme bozukluk.
Salı
20.10.20
syedra antik kenti, gezi broşürlerinde öne çıkmadığından bileni edeni çok yok. ben yakınlarında yaşadığım için sıklıkla çıkıyorum. kazı çalışmaları durmuştu şimdi koç vakfı sponsor olmuş yeniden başlamış. bu bölgenin geçmişi bronz çağına dayanıyor. o dönemlerde aşağıda görünen kıyı şeridi önemli bi deniz ticaret yolu üzerindeymiş. kentin kendine ait sikkesi bile varmış. en parlak dönemiyse m.s üçüncü yüzyıl, o tarihte nüfusun yaklaşık beş bin olduğu düşünülüyor.
böyle yerlerde kendimi nedense hep geçmişten bir sahnede buluyorum. aşağı kıyıdan tuttuğu balıkları satmak için macelluma götüren bi balıkçı, tek kanatlı kapısı içeriye açılan bir ev, işliklerden yükselen metal dövüm sesleri, yokuş aşağıya koşan çocukların gülüşleri... tüm bunlarla sarmalanmışken yönetmenin 'kestik' sözünü işitmiş gibi bi anda kendime geliyorum. film platosuna dışarıdan bakan gözmüşçesine balıkçının, çocukların, her şeyin ama her şeyin toparlanıp gidişini; taşların, sütunların yıkılıp devrilişini izliyorum.
Çarşamba
14.10.20
bugün bisikletle orman yolunda ilerlerken karşıma bi kapı çıktı. özel mülk değildi ama kim neden asma kilit vurmuş bilmiyorum. zaten kilit pas tutmuş, kapıyı kendime çekmemle düşmesi bir oldu. demir menteşesinden kırılmış. iç tarafa geçip arkamdan yine ilk gördüğüm gibi tutturmaya çalıştım. gittiğim istikamet kıvrımlı olduğundan, önünde sonunda yol şehrin bi noktasına iner diyerek geri dönmedim.
tozlu yolda pedal çevirirken aklıma çok küçükken kuzenlerimle gizlice izlediğimiz iki türk filmi geldi. ilkinde ayşecik genç kız, bi arkadaşıyla bisikletle uzun yolculuğa çıkmaya karar veriyorlar. arkadaşı hafif yollu, ormanda bisikletle giderken epey kötü durumla karşılaşıyorlar. ikincisi ise bi grup genç arkadaş kamp yapıyor. en yakın köy bakkalına alışverişe gidiyorlar. oradaki tipler bunları takip edip, gece kampı basıyor ve istenmeyen olaylar yaşanıyor. bu gibi filmler yabancı kaynaklarda daha çok ama o an aynı konulu hem de daha vasat olan bu yerli filmler düştü aklıma. nedeni aynı coğrafyada bunları yaşayanlar varken benim neden başıma gelmesin endişesi olmalı. tabii bunda haberlere her gün bir yenisi eklenen kadına şiddet ve taciz olaylarının etkisi de var. kadınların aklına bu korkunun düşürülmesinden ve yasaların dayanaksızlığından güç alınıp, her türlü pislikten kolayca sıyrılmasından nefret duyuyorum.
aslında ıssız yerler adı üstünde tenhadır, demlenmeye gelen zibidileri bile bulamazsınız. onlar hemen her yerleşim yerinde bulunan seyir teraslarında cıstak cıstak müzikleriyle manzaraya karşı içerler. ormanlık alanda karşılaşacağınız avcı tayfasıdır. o katillerin de belli sezonları ve mevkileri var. iki kilometre öteden tüfeklerinin ve köpeklerinin yankılarını duyabilirsiniz. dolayısıyla kendimi kente nazaran kırsal alanlarda daha güvende hissediyorum.
kız arkadaşlarım beni hep 'bağımsız' olarak tanımlamışlardır. oysa bence bu kişide olması gereken sıradan ve temel özelliklerden biri. "sen zaten bağımsızlığına düşkünsün." bunu yıllar içerisinde dahil olmaya çalıştığım kaç ayrı kız muhabbetinde duydum hatırlamıyorum. bu cümle toplumun bize dayattığı şekliyle kulağa ilk; sorumluluktan kaçan, gece hayatı olan, düzensiz bi yaşam benimsemişleri çağrıştırsa da işin gerçeği farklı. belki hayatında iki ya da üç kez gece çıkmışlığı olan, biranın bile tadından haz etmeyen, sorumluluklarına sıkı sıkı bağlı, içe dönük evcil bi tipim. kız arkadaşlarımın bağımsızlıkta ağırlıkla kıstas kabul ettikleri aşk bahanesiyle birini koşulsuzca hayatının merkezine koymama, kimseyi tutunacak dal olarak görmeme hali olabilir. ancak bu buz dağının görünen kısmı. temelde benim bir insanda tanımladığım bağımsızlık, birey olma hali. kendi aklına sadık, para için kariyer için boyun eğmeyen, ayıya dayı demeyen, el alem olgusu yerine kendi fikrini dikkate alan, onaylanma güdüsü gütmeyendir. tabii bunun için olmazsa olmazımız cesarettir zira cesaret tüm sağlam adımların başlangıcıdır.
7.10.20
-keeemal
daha ahulu bi tonlamayla, "ah kemal"
yeni daldığım uykumdan halamın yeşilçam romantizmi ve gerçek kesit oyunculuğu arasında sıkışıp kalmış sesiyle uyandım. küçük halamsa yarı uyanık: "abla uyuyoruz nolur ya." büyük halam cevaben ferdi tayfur şarkısı patlattı, yılları bi güne nasıl sığdırdın bana da söyle bana da söyle ben de bileyiiim.
kalkıp zank diye ışığı açıp gözümüze çakladı. nevresimi kafama çektim. "kalkın kek yapıcaz." dedi. "hala okulum var sabah." biraz dominant yapısı olduğundan hayırı cevap kabul etmedi. "kalkın dedim."
pijamalarla mutfağa girdik. bi yandan yumurta çırpıyor bi yandan şeker ver diye bana yamaklık yaptırıyordu. sonra işi küçük halama yıkıp masaya geçti. sigara paketi çıkardı hırkasının cebinden. uzun tüp çakmağıyla sigarasını yaktı. "bi şarkı açın." dedi. küçük halam keki fırına sürüp, bülent ortaçgil açtı. "bu ne bee isyankar bi şey aç. "
-ya abla ne isyanı sen daha kemal'e açılmamışsın bile.
-benden beş yaş küçük beş. ima ettim anlamadı angut. hem küçük hem kürt. bizimkiler hayatta izin vermez.
göz ucuyla beni süzüp, "abim sosyalist filan ya arkamda durur mu üf bilmiyorum ühüüü keeemal."
küçük halam mantıklı cümleler kurup peşine şemsi ablayı ekleyince büyük halamın tepesi attı, "şemsi deme bana. değiştirdim nüfusta adımı hala şemsi şemsi diyorsun. kemalle tanışsanız erkek ismi gibi şemsi mi diceksiniz, güneş oldu güneş." oradan ufak bi tartışma kıvılcımı aldım ama aklım kekteydi, vanilya kokusu tüm mutfağa yayılmıştı.
fırın camından dalmış keke bakarken arka tribündeki tartışma kavgaya dönüşüp mutfaktan salona taştı. kalan ev ahalisi de uyanmış salonda toplanmıştı. halam platonik aşkının faturasını eve kesip, "siz benim mutluluğumu istemiyorsunuz. güneş evlenmesin evde kalsın, çalışsın, parasını size harcasın. istediğiniz bu!" diye bağırıyordu. babaannem, hatın kızım yapma etme, derken halam iyice dellendi, çalışan fırını açıp içinden keki aldı ve kalıbı kanepeye doğru rövaşata çekti. "yemiceksiniz, fırını ben almadım mı yemiceksiiiniz!" babaannem, "gıran giresice azdın mı gece gece nimet atılır mı" asdsds
o gece trajikomik bu olaya hem için için kıkırdayıp hem de keki tadamadığım için üzülmüştüm. milletin kek kokusu duyunca aklına sıcak yuvası ve bilimum huzur barındıran anıları gelir, benim aklıma direkt ahh kemal sesleri.
köyde ilkokuldan sonrası olmadığından okumam için ailem beni adana'ya babaannemlere yollamıştı. öğretmen anne - babamın mersin'e tayini çıkana kadar bi sene adana'da okudum ve o dönemler genç kız olan iki halamla aynı odayı paylaşmıştım.
bu olaydan seneler sonra bile halam hâlâ kemal diye ah çeker ama artık daha gururlu ve kimseye hissettirmeden. evlenip iki çocuk sonrasında ayrıldılar ancak halamın sevdası hiç bitmedi.
Cuma
2.10.20
günaydın, bu hafta tatliş'in ameliyatı vardı. stresli geçti günler. kalp ve karaciğer yetmezliği var. üç ay sonra on yedi yaşına girecek. pekines türünün ortalama ömrünün üstüne çıktı. hal böyle olunca insanlar abuk sabuk konuşuyor. "masrafa değer mi" demeye getiren bile oldu. onunla aynı evi paylaşıyoruz. aileden biri, bu dangalakça sözleri duyunca tepem atıyor cidden. bi ton ilacı var. onları içir, mamasına takviyeleri ekle derken yaşlı bi bebek gibi bakımı oluyor ama şükür ki her şey yolunda, keyfi yerinde tıkır tıkır dolaşıyor evin içinde, ağrıları yok. kargoculara yattığı yerden hev hev diye atarlanıyor.
bi de ekürisi var. bizim köy okulunda çocukların adını şirin koydukları üç patili bi köpek. atatürk büstünün altı favori mekanı. o kadar sevgi dolu ki. uzaktan eğitim olunca çocuklardan biraz yoksun kaldı ama arada okula uğrayanlarla mutlu oluyor. atoş'un deneme sınavı vardı, beklerken datlış ve şirin'le takıldık. okulda tavuk, kaz, tavşan gibi başka hayvanlar da yaşıyor. maaile geziyorlar.
hayvanlardan söz açılmışken bi şey yapma arzusu güdüp de hiçbi şey yapamayanlar için ufak bi önerim var. yardıma muhtaç sokak hayvanlarının yaşadığı patili köy adında bi yer var. buraya tıklayarak mama bağışında bulunabiliyorsunuz. bir kilo mama sadece altı lira, kargo ücreti de yok. istediğiniz kadar alıp yollayabilirsiniz. direkt oraya gidiyor kargo. ben defalarca aldım ve gözüm kapalı güvendiğim bi yer. siz de belki bi akşam yemeği ısmarlamak istersiniz. kargonuz ulaştı mesajını alınca hissettiğim o hafifliğin ve huzurun tarifi yok.
Cumartesi
19.9.20
Pazartesi
31.8.20
beyazlar bi kez daha öfkeyle köpürüp çamursu renklerle vuruyor karaya. belki o da benim gibi, birtakım şeylerin başkalarına anlatıldığında onlar üzerinde hiçbir tesir bırakmadığına inanıyordur. ondandır bu yürek yürek kabarışı.
yatışmasını beklemek için şemsiyenin altına geçip oturuyorum. uzak sahilde bi martı kıyı boyu yürümüş, bıraktığı perdeli ayak izlerinden belli. kurabiye kalıbı gibi ayak ölçüsü kumsala gömülmüş.
dalgaların üzerinden toplanıp esen yel, tepedeki şemsiyeyle tatlı tatlı oynaşıyor. şemsiye kumaşının etekleri önce tıf tıf ses çıkarıyor, sonra bi anda hızlanan rüzgarla beraber tıfı tıfı tıfı tıfı döngüsünü yakalıyor. esinti beni aşıp ardımdaki sazlığa ulaşınca, kargılar ince bi hışırtıyla iç içe deviniyor. tüm bu sesler yeryüzünün şarkısı gibi.
çantamın içinden el yordamıyla telefonu buluyorum, ekranına elimi siper ederek müzik listeme ulaşıyorum. içinde bulunduğum ana yaraşır bi şarkı açıyorum; gündoğarken - yaz bulutları. kulaklığımı kafamın üstünden geçiriyorum ve tüm o yeryüzü sesleri bıçak gibi kesiliyor. güneşin bulutlara girmesini fırsat bilip uzanarak gökyüzünü izliyorum.
şarkı iki defa döndükten sonra doğrulup kulaklığımı çıkarıyorum. yel toplanıp gitmiş, sesler dinmiş. dalgalar refüjlerde çiçekleri sulayan bir arazözmüşcesine kumsalı yıkamaya devam ediyor, yakın kıraç kumlara su sıçratıyor. artık martının bıraktığı o perdeli ayak izi yok, varlığı silinmiş. tıpkı yaşamımızda kısa süreli var olan her şey gibi bi anda yanı başımızdan uçup gitmiş.
Çarşamba
26.8.20
neyse karşılaşma adı altında yol kesme muhabbetimize dönelim. "apartmanda korona var." dedi. yemin ederim altıma yapıyordum. hey gidi burcu sen mezarlıklarda gece gündüz dolaşan, ekin tarlasında yılan görsen yuvasını arayan, sivas kangalına yavrum baban nereli diye laf atan gözü pek burcu nasıl bu hale düştün. şu virüsten korktuğum kadar hiçbi şeyden korkmadım dersem geçmişteki korkularıma haksızlık etmiş olurum ama o korkular bi ana aitti. bunun gibi hayatıma uzun süreli çöreklenmemişti.
"apartmanda korona var. senin altını karantinaya aldılar." deyiverdi bi solukta. "ukraynalının daireyi mi?" eliyle sesini alçalt hareketi yapıp "yok yok senin iki altını yahu benim üstümü işte" kısa bi soluk aldım "hah neyse bi daire var arada" merdivenlere doğru kafayı uzatıp basılma korkusuyla ortamı kolaçan ettikten sonra "kızzz benim üstüm ya ben napıcam öhö dese alta partiküller yağar. valla kaç gündür balkona çıkamıyorum." orada bi aydınlanma geldi. tevekkeli ben de diyorum nereden bu yoğurdun bolluğu can korkusu olunca klimayı açıp içeriye mevzileniyormuş. "jandarmalar geldi fotoğraf çekti, evlerine ingiliz misafir gelmiş oradan kapmışlar mı kapmamışlar mı bilmiyorum. çabuk eve gir kapını kitle koridorlarda durma, duvarlara dayanma maazallah bulaşır." virüs değil örümcek mübarek, duvara ağ örüyor.
eve çıktıktan sonra yöneticiyi arayacaktım küs olduğum aklıma geldi. palmiyeleri kestiğinden beri selamının karşılığı yok bende. yöneticiyi arattım, istihbaratı böyle sağladım. öyle bi olay yokmuş. ingiliz misafirleri gelecekmiş, ingiltere'de uçağa almamışlar mı ne olmuş. dairede yaşayanlar gurbetçi, artık nereden geliyorlarsa bi ay kalıp gidiyorlar. jandarma fotoğraf çekmeye başka bi mevzudan gelmiş akif abi kafada nasıl bi teşkilat kurduysa paranoyak olmuş. geceye doğru bi ses duydum iki aşağımdan geliyordu. algıları direkt oraya yönlendirdiğimden panjurun kenarından kulak kesildim. balkonda elli yaşlarında bi adam elinde bira, c blokta kapı önünde duran komşusuna, gel bira içelim, diyordu. gayet sağlıklı ve keyifli. olmadık yerde gıybetini döndürdük, akif abi sabah bittin sen.
Perşembe
20.8.20
öğle saatlerinde tepeye vardık, güneş ahtapot gibi her yanımızdaydı. yükseklere düşen uv miktarı fazla olduğundan dağda güneş daha kavurucuydu. bi mağaraya girip güneşin yakıcı etkisini yitirmesini bekledik. mağaranın yan yana iki koldan girişi vardı. ışık koridorun ortasına kadar yayılmıştı. biraz daha derine kaçınca yarasaları gördük. bi defasında bizimkilerden birini yarasa ısırmıştı. sanırım bundan beş altı yıl evvel, antalya'da köy yolunda yaralı bi yarasa görmüştük. alıp veterinere götürelim derken parmağın tekini kapmıştı. veteriner, tedbiren kuduz aşısı olunması gerektirdiğini söylemişti. iki doz aşı olmuştu son doza gitmeyince jandarma aramıştı. yarasa da tedavi edilip doğal hayata dönmüştü. daha evvel yarasa denince aklımıza hep jandark eşliğinde aşıya gitme muhabbeti geliyordu ama artık wuhan'daki dallamalar tüm anımsatıcıların yerini aldı.
mağarada yuva yapan yarasalar normal şartlarda gündüz uyuduklarından öylece asılı duruyorlardı fakat koridorda şarkı sesleri yükselince, sese de çok duyarlı olduklarından yer değiştirmeye başladılar. yanımızdan çivuv çivuv diye geçtiler, çok yakından ama çarpmadan. bi belgeselde izlemiştim kör yarasalar bile bi yere çarpmadan uçabiliyorlarmış. avlanırken çığlık atıyorlar ve yankı sistemiyle böceklerin yerlerini tespit ediyorlarmış. yani isteseniz de kolay kolay çarpmıyorlar ama ben bu bilgiyi korkuyla herkese şşşleyen arkadaşla paylaşmadım. o da mağara kapısında oturup olası bi kont drakula tribine girdi.
Cumartesi
8.8.20
şimdiki şarkıların içi boş, belki biraz mabel matiz yakalıyor ucundan, değişen ne? aynı isimler neden aynı tarzda besteler yapamıyor bunu hep soruyorum kendime. sanırım devir değişince, duygular da değişti. mesela nazan'ın bi şarkısında "jetonu mu yoktu aramadı gitti" diyor. şimdi böyle bi şey söz konusu olabilir mi? herkes o kadar kolay ulaşılabilir ki. hemen her saat ne yaptığını görebiliyorsunuz. konumunu, kimlerle olduğunu, ne yediğini, ne giydiğini. merak kayboldu; sabır, hasret gibi kavramlar anlamını yitirdi. düşünsenize eskiden etkilendiğiniz birini bulmak için arkadaşlarıyla arada gittiği çay bahçesine gidiyorsunuz, evini arıyorsunuz ama o açmaz diye tereddütle birden fazla arayamıyorsunuz, sokağında dolaşıyorsunuz. stalk denilen o kavram bundan öte gidemiyor. bütün bunlar çaba gerektiriyor, sadece esaslı duygularda bu fedakarlık yapılıyor. şimdiki gibi alev emojisiyle tanışılıp, engellenerek bitmiyor. bence tüm bunlar çok kıymetli. hal böyle olunca bu ruh haliyle yazılan her söz, yapılan her beste, hatta söylenen geri vokaller bile çok yürekten. ben olabildiğince teknolojiden kaçıp, doksanları hala yaşatmaya çalışıyorum. instagrammış, spotifymiş bende yeri yok. winamp yeşiliyle devam.
Perşembe
6.8.20
Salı
28.7.20
neyse tam karşılama sırasında kedinin biri yerde bi şeyle oynuyordu. daha dikkatli bakınca kertenkele olduğunu fark ettik. öldürmeden hemen müdahale ettik. boynunun her iki yanında diş izi vardı. bi taraf kanıyordu. boynunu dişleri arasında tutmuş belli. bi de gövdesinin yan kısmına pati atmış. bizim veterineri aradım. yaban hayatı korumadakilerin ilgilenebileceğini söyledi ama hafta sonu olduğundan milli parkları aramamız yanıtsız kaldı. müdürümüz hemen piknik masası üstüne hastane odası atmosferi kurdu. sonrasında da bi kutuya koyup bahçedeki eve götürdüm. üç gündür bu kertenkeleye bakıyordum. avrupa yeşili denen bi tür. çok sağlam ısırıyor, ısırdığında kolay kolay bırakmıyor ama zehirsiz. ilk gün başını yana sallıyordu sürekli, denge kaybı vardı ve çok hareketsizdi. bu sabah saatlerinde onu ırmak kenarına bırakacak kadar iyi olduğunu gördüm. doğada kendini daha hızlı iyileştirecektir.
Çarşamba
22.7.20
öğleden sonra üst verandada genç werther'in acıları, yemişler ve ben bi şarkı açtık. her şey birdenbire oldu. genç werther'in acıları sordu, "bu sözler bi yerden tanıdık mı?"
"orhan veli" dedim.
"ah evet onunla bi matbaada karşılaşmışlığımız var. kapağında maviye çalan portresi vardı. harman makinesindeki formalardan birinde yazıyordu bu şiir; her şey birdenbire oldu, birdenbire tütmeye başladı duman topraktan. tomurcuk birdenbire, yemiş birdenbire oldu."
çilek muzip gülümsedi, "bizden de söz etmiş."
genç werther rüzgarın şişirdiği kapağını kapatarak: "acılarımı okumayı sonraya bırak, hadi aç sesini müziğin, sevinç birdenbire olsun."
Cumartesi
18.7.20
sonraları alerjim öyle boyuta ulaştı ki değil dokunmak - yemek, adını telaffuz ettirmiyordum. ailede adı 'malum meyve' ya da 'kaşındıran' olarak geçerdi. kaşıntıya benzer deli gibi bi batma olurdu. beyaz tenli olduğumdan cildim yanar, kıpkırmızı olurdum. çok yükselirse antialerjik ilaç kullanırdım. sonra bi zaman geldi düşündüm, neden üstesinden gelmeyi denemiyorum. kafada yenmeye karar verdim. şunları yazarken de ufaktan serçe parmağım kaşındı ama duymazdan geldim ve sakince yitirdi kendini.
bu sene ilk defa şeftali hasadına katıldım. o bahçede hiçbi şeye dokunmadan yürümek bile beni çok rahatsız ediyordu ki yürüyemiyordum, ağaç yapraklarından tüycük yağıyor gibi hissediyordum. hasattan sonra herkes şaşkın baktı bana. hemen kolunu suya tut diyen oldu ama elim kolum tahriş olmamıştı. kafada insanın yenemeyeceği hiçbi şey yok.
Salı
14.7.20
liseyi hangi şehirde okudun?
mersin - bursa
hangi dersin insanıydın?
tarih
sınıfta hangi sırada oturuyordun, önler - arkalar?
ben iki okul değiştirdim. bi de çok fazla sınıflar arası geçiş yaptığımdan bu durum değişiyordu. genelde ara sıralardaydım.
kopya çekme taktiğin neydi?
kafamdakileri mimiklere yansıttığımdan kopya işine hiç giremiyorum ama arkadaşlarla ufak tefek paslaşmalar olurdu.
lise arkadaşlarınla durumun nasıl?
en sıkı arkadaşlık bağlarını lisede kurdum.
okulda en sevdiğin mekan neresiydi?
okulun arka bahçesinde akasya ağacı vardı altındaki kullanılmayan merdivenlerde oturmayı severdim
sana lise yıllarını hatırlatan şarkı hangisi?
tüm metallica, rammstein şarkıları
okulda dahil olduğun grup var mıydı?
tiyatro grubundaydım. hiroşima'yı anlatan bi oyun sergiledik. orada nazım'ın şiirindeki kız çocuğu olmuştum. bölge okullarında sahnelemiştik.
sırana ne yazmıştın?
phila allen iverson yazmışımdır
okul bitti çıkışta ne yapardın?
bahsettiğim gibi tiyatro çalışmamız varsa orada olurdum. yoksa basket sahasında takılırdım.
lise aşkın var mıydı?
yoktu
unutulmaz lise öğretmenin kim?
tarih öğretmenim. dağ gibi bi adamdı. çok sert ve disiplinliydi. herkesin korktuğu tek öğretmendi diyebilirim. bakışları buz gibi, uzaktı. sınıfın kudurukları bile dersinde put gibi olurlardı. tarihi çok sevdiğimden ilgiyle dinlerdim. öğretmenim de gür sesiyle olayları yaşayarak, mükemmel bi tonlamada anlatırdı. en başarılı öğrencisinin ben olduğumu söylemişti. dünyalar benim olmuştu. "nasıl hazırlanıyorsun, ezber yapmıyorsun sen belli" demişti. "hayal gücümle hocam" demiştim. tarihle ilk tanışmamda aklımda kalsın diye masanın üzerinde stratejiyi kurup olayı kafamda yaşamıştım. piller haçlılar olmuştu, kalemler osmanlı. sonra o savaş hafızama kazınmıştı. yaşım büyüdükçe piller yerine kafamda yeniçerilerden ordu kuruyordum. bunu hocamın sorusuna yanıt olarak verince o tok sesiyle yarım bi kahkaha atmıştı. "pil ha sen çok yaşa e mi" demişti. ilk defa gülerken görmüştüm. sonraki dönemde yazılı olurken yanımda kızın biri oturuyordu. en öndeyiz mimli bi kız, kopya çekmesin diye en öne oturtmuş hoca. ben de yanındayım. sınavı bitirdim. dürtüp duruyor yardım et diye. gruplar farklıydı sorularına baktım. cevaplarını kendi kağıdıma yazdım o da benden bakarak yazdı sonrasında sildim kağıdımdan. hocaya kağıdımı vermeye gittiğimde, bana hep adımla hitap ederdi, bu defa soyadımla seslenerek güvenimi sarstın dedi. öyle utandım öyle korktum ki konuşmaya gidecek cesareti bulamadım. ders anlatırken artık hiç yüzüme bakmıyordu ben de derse katılmayıp öylece dinliyordum. bi sonraki sınavda, burcu sen gel öğretmen masasında katıl sınava, dedi. küfür gibi. o moral bozukluğuyla, boş kağıt verip çıktım. o hafta tiyatro oyunumuzda ön koltuklarda diğer öğretmenlerle oturuyordu. benimse kostümüm kefen, büyümez ölü çocuklar repliğiyle seyirciler arasından kalkıp sahneye çıkacağım. hocamın yanından geçerken onaylar niteliğinde kafasını salladı. o bana çok güzel bi motivasyon olmuştu, oyuna öyle devam etmiştim. sonrasında aramız düzeldi. bu da aynı zamanda mimdeki bir lise anını paylaşır mısın, sorusunun yanıtı olsun.
Çarşamba
8.7.20
24.6.20
Salı
16.6.20
Cuma
20.3.20
bi yerde durup mami yemeyelim diye evde çörek, kurabiye vs yaptım. mola yerlerine girip virüs mirüs kapma olasılığına karşı termosa da çay demledim.
şimdi çok sevdiğim kim varsa yanımda ve bi evin içerisindeyiz. birine bi şey olacak diye ödüm kopuyor. kimseyi dışarıya yollamıyorum. marketten sipariş veriyoruz. çıkılması şart durumlarda da gençler çıkıyoruz.
tatlişi tuvalet için dışarıya çıkarınca tüyleri yere değiyor sonra silmekle de tam temizlik sağlanmamış oluyor psikopatlığıyla sabah hafiften tıraş edelim diyoruz. bu gidişle hepimizde okb patlak verecek.
Perşembe
12.3.20
kulakları sağır eden sessizlik diye bi tabir vardır ya bunu tam olarak yaşadım. bi an geldi rüzgarın uğultusu da yitti. sabah her zamanki gibi ilk uyanan ben oldum. pıtı pıtı kar atıştırıyordu. muhteşem bi denklemin ortasındaymışım gibi dünyanın tüm sorunlarından sıyrılmış hissettim.
Çarşamba
4.3.20
programı izlemek isteyenler vardı youtube üzerinden izleyebilirsiniz. alanya etabı üç aşama halinde. ilk ikisi yüklü diğeri de hafta içi yüklenecek.
Salı
25.2.20
migros'ta düzenli olarak mamalar indirime giriyor. hatta tek paketlik sevgi mamaları oluyor. alıp çantada bulundursak aç bi hayvana denk gelirsek sonradan ah vah etmeyiz. ben bu tarz mama dağıtımı yapacaksam veterinerimizden alıyorum. kilosu sekiz lira ama sağ olsun sokak köpeklerine vereceğimi direkt bildiği için beş liraya veriyor. yirmi kilo aldım dağa çıkarken. bizimkiler de aldı tabii, bağajlar dolu çıktık. bu yazıyı yazarken netten açık mama fiyatlarına baktım altıdan başlıyor. düşünsenize bi yerde oturup kahve içtiğimiz paraya kaç köpek doyururuz. hep kafamızda şu oluyor, bi doyuran olur elbet. ben de bu dağıtım işini düzenli yapamıyorum ama yanımda devamlı kuru mama bulunduruyorum. minik kilitli poşette tutunca sırt çantama koku da yayılmıyor. şu kuyruk sallayışlarını görünce dünyalar benim oluyor.
Perşembe
20.2.20
baktım süslenmiş gözleri bozan bi mavi ceket giymiş saçların yanını jölelemiş, tepedeki iki teli de geriye yapıştırmış. fiyakasını bozma gayesiyle balkondan aşağıya baloncuk üflemeye başladım. aslında ondan habersiz kelinde patlatacaktım ama salına salına baloncuk başka yere gitti. "burada adamlar hurma diye birbirini gırtlaklıyor sen kafama pril üflüyon" dedi "ne ayak süslenmişsin" dedim "canım benim, kalbimi kıranın son pişmanlığı olmaya gidiyorum müptezel mi gideyim" dedi ahah demek ki kırgız yavuklusu da terk etti.
Pazartesi
10.2.20
elektriksizlikten sabahın köründe sahaya gittik. sahte okey tatliş mahallenin babayiğit köpeklerine kafa tuttu. migros açılana kadar oynadık, köpek bisküvilerinde indirim vardı aldım iki paket. neden bilmem kullandığım şeylere fazla sadığım. mesela market konusunda migrostan başkasına girmişsem ihanet ediyormuşum hissine kapılırım. yediğim içtiğim kullandığım markalar yıllardır hep aynı. sanırım farkında olmadan cansız varlıklarla bile aramda duygusal bi bağ kuruyorum. şöyle söyleyeyim bi paket leblebi yerken bi tanesi yanlışlıkla yere düşerse bi tane de ben bilinçli düşürürüm. lebleb tek başına kalıp ailesinden ayrılmasın diye.
27.1.20
bursa'da aileyle buluşma gibi bi şey oldu. kalabalık ortamlara pek alışkın olmadığımdan buranın hengamesi bana eğlenceli geliyor. kuş ve köpeği de yanımda getirdim ankara'dan ailemizin diğer köpek üyesi çavi de gelince ev renklendi. karşılaşmamaları için dört dönüyoruz birbirleriyle pek anlaşamıyorlar. çavi bütün gün nineler gibi dışarıyı izlerken tatliş içeride horluyor. bursa deprem bölgesi olduğundan evdekiler zaman zaman endişeleniyor. ben ona buna takılarak milleti güldürmeye çalışıyorum. mutfakta gece tost makinesi başında akraba dedikodusu çevirmek kısa bi an da olsa havayı dağıtıyor. el ayak çekildiğinde de russell okuyorum ve rise of empires: ottoman izliyorum. henüz bitmedi ama izlediğim kadarını eyyorlarsam benden geçer not aldı. hiçbi şeyi beğenmeyen bi gudubet olduğum düşünülürse iş yapar demek oluyor.
tarihi kurgu kitaplarının hastasıyım kitaplığımın ağırlığını bu tür oluşturuyor. haliyle bu yapıma da açık arar gözle başladım. fatih sultan mehmet'i canlandıran cem üzümoğlu'nu çok beğendim sahnenin birinde elini mum üzerinde gezdirip karizma yapmaya çalışırken yakması dışında rolün hakkını vermiş, o sahne yeniden alınabilirdi ama ben başa alıp tatlı kaçırışını gülümseyerek izledim. ana dili türkçe olan oyuncuların ingilizce repliklerle oynaması tonlama ve jestleri vermelerini zorlaştırmıştır ancak bana göre birkaç kişi hariç pek sırıtmadı özellikle cem ve baki davrak'ı çok beğendim. bazı kareler tekrar kullanılmış montajcılıktan mıdır bilmem ama gözümü tırmaladı. bilgisayarda hazırlanan savaş sahnesi de iki kule'deki miğfer dibi savaşından arak. bi de şu figüran sorununu artık çözsek, özellikle giustiniani'nin askerlerini bilgisayarda kalabalık hazırlayıp yakın çekimlerde az adam olarak vermek hoş değil. tarihi yalnızca meb kitaplarından öğrenen tayfa şimdiden bolca gömmüş ama objektif gözle izlenildiğinde çok güzel bi dökü-dramaya imza atılmış, izlenmesini öneririm.
Çarşamba
8.1.20
çok derin bi sessizlik var odada. köpeğim eve gelince koltuğun üzerine attığım tişörtümün üzerine kıvrılmış uyuyor. tişörtüm uyuyor, kafesteki kuş uyuyor, mesih çiçeği uyuyor. odada her şey uyuyor. çiçek, uzun zamandır açmadı. pembe minikleri kayboldu.
minik kuş kostas geldiğinden beri ara ara klimayı sıcak modda çalıştırır oldum. tatliş'in üzerini örttüğümden üşümüyordu ama geçenlerde eve geldiğimde kosta parmağıma tutundu ve ayakları buz gibiydi. senelerdir ısınmak için hiçbi şey kullanmadım. antalya her ne kadar ılık kış geçirse de ısınma ihtiyacı zaman zaman oluyor. yıllar evvel bi haber okumuştum. siz de hatırlıyor musunuz yoksulluktan odun alamayıp ısınmaları için çocuklarına fön makinesini açtıktan sonra diğer odada kendini asan anneyi? bu haberi ben hiç unutmadım ve tek başımaysam ısınmak için radyatör ya da klimayı çalıştırmadım. ısınmaktan utanır mı insan, ben utandım.