[go: up one dir, main page]

Sayfalar

Salı

bahçe işleri

yine bahçeyle uğraşıyoruz. geçen patpat girdi tarlalara toprak bir güzel sürüldü. sonra başladık ırgatlığa. giydik eldivenleri günler boyunca taş toplayıp, el arabası ile çektik. aslında taş toplama makineleri var ama kafa eski adama anlatamıyoruz ki. tarlaların üç yanını çit ile çevirmiştik. bi yanına da topladığımız taşlarla derme çatma bir duvar yaptık. o kısım dere yatağına baktığından çok da önemli değil.

çit çekmeden evvel geceleri domuzcuklar girip dallarda kalan meyveleri yiyorlardı. yemeleri bir şey değil de meyveye ulaşmak için güzelim dalları gövdeden ayırıp, kırıyorlardı. zaten bazı ağaçlarımız yaz boyunca susuz kaldığından meyvelerimiz yeterli tada sahip değil. çoğunu toplayıp domuzcuklardan özür mahiyetinde ormanın içerisine bıraktım. her gelişte de torbayla ekmek getirip bırakıyorum. kurtlar, kuşlar aç kalmasın.

toprağı çapalamaktan kol kası yapmış olabilirim. çapa öyle ağır ki erkeklerin nazlanacağı işi yapıyorum. iş bitecek gibi değil. sebze tohumlarını dikmek çok fazla emek isteyen bi işti. bitirdik sayılır. ektiğimiz tohumların bir kısmını karıncalar yuvalarına götürmüş. uyanık köftehorlar. kalan tohumlar, toprak üzerine filiz verdi. i̇lk çıkan yeşil: roka. en inatçısı ise havuç.

bu hafta söğüt, ıhlamur ve elma fidanları diktik. birkaç çeşit elmamız vardı, armutla beraber çiçeklenmiş. buraların kışı böyle işte; yalancı bahar.








Cuma

Yeni Cevherlerim

Oda Kitap'tan ilk alışverişimi geçtiğimiz gün yaptım. Fiyat olarak diğer sitelere nazaran cidden uygun ancak parçalı sevkiyat yaptığından sürekli kargo bekleme süreci söz konusu.

Dawkings'in 'Ataların Hikayesi' kitabını çok uzun zamandır alma arzusundaydım. Ancak fiyatı biraz yüksekti. Onun yerine üç kitap alırım, diyerek fikri öteleyip durmuştum. Nihayet bu cevheri edindim.
Kitaplar arasında manevi olarak en kıymetli olanı ise 'Allen Iverson Efsanesi'. Iverson, benim için yalnızca bir basketbolcu, bir anti-kahraman değil  başlı başına bir dönem. Kitaplığımda olsun istedim. Kitaplardan bir bölümü ise hediye. İçerisinde Atatürk'ün okullarda okutulmasını istediği 'Beyaz Zambaklar Ülkesinde' kitabı da var. Geri kalmışlıktan kurtulmak için nasıl mücadele verilir, okuyup fikir edinmeli.

Bu arada fotoğraflarda yok ama Yılmaz Özdil'in Adam kitabını da babacığım Migros'tan almış. "Kitap sitelerinde imzalı olanı indirimdeydi." deyince, "Migros laik bir market, para kazandırmak gerek. Hem kim dedi imzasız, diye" dedi. İlk sayfasını açtım. "Burcuma sevgilerle... Babası" yazıp imzalamış. Tam bir pofuduk.


Salı

meyus evler

bulutsuz bi sabah. tatlı bir aydınlık düşmüş hatıllı evlerin üzerine. perişan, meyus ahşap pencerelerin birinde genç bir kadın gözüme ilişecek gibi. elmacık kemikleri çıkık, omzuna düşmüş kızıla çalan saçları. yüksek sedirin üstünde oturmuş, ahşap çatıdaki oymalar gibi ince ince işliyor elindeki danteli. birazdan kısmet dolsun diye er vakitte açtığı, çift kanatlı ahşap kapıyı kapatmaya aşağıya inecek; 'hayat' diye andığı karanfil kokulu avludan geçerek...








Köpük

Köpük, bizim sokağın demirbaşı. Çok araba girmeyen sokağa tüpçü, sucu ya da yazlıkçı geldi mi gbt sormadan vermez geçiş iznini. Komşumuz Veronica, ona Köpük ismini koymuş. Telaffuz edemediği ismi niçin koydu bilmiyorum. "Kopuk Kopuk" diye sesleniyor. Mahalleye yeni taşındığımızda isminin cidden Kopuk olduğunu sanmıştım.
Köpük'e el birliği ile bakıyoruz. Aşı ve damlalarını Veronica takip ediyor. Mama ve su kabı hiç boş kalmıyor. Civarda yaşayan herkesin köpeği olduğundan mama paylaşmakta sıkıntı olmuyor. Tek eksiğimiz bir yer. Yağmurlar başlamadan evvel ufak bir kulübe yapma niyetindeyiz.

Fotoğraflar, bu akşamüstünden. Oyundan eve dönüşte Köpük tüm heybetiyle karşıladı yine bizi. Ata ile oynaştılar bir müddet. Sonrasında eve kadar eşlik etti bize. Benden bir köpek kurabiyesi kapıp akşam nöbetini tutmaya, sokağın başına döndü.

Semtin diğer sakinlerini de tutturabilirsem fotoğraflamak niyetindeyim. Eczacının köpeğini, balıkçının kargasını, fidecinin kedilerini...

Ülkede öyle bir düzen kurulu ki elini sallasan merhametsiz, ahlaksız, dalkavuğa çarpıyor ancak aksi de yok değil; yalnızca iyiler, kötüler kadar yaygaracı değil. Memlekete olan inanç; iyilikle, doğrulukla karşılaştıkça tazelenecek.



Çarşamba

Kasımpatılar Getirdik Sana

Paşam, sana oğlumu getirdim. Elinde krizantemler, uçarcasına çıktı Anıttepe'ye. Evvelce de gelmişti, güle oynaya ama çocuk aklında kalmamış demek.

O çok sevdiğin kasımpatılardan getirdi sana. "Uyuyor Atatürk, bırak oraya çiçekleri." dedim. Bıraktı. Sonra yeniden aldı. Büzdü dudaklarını: "Ama ben bunyayı Atatüyk'e veyecektim." dedi. Dört yaşındaki çocuğa ölümü anlatabilir miydim?
Düşünceli halimi görüp, "Bizim giymemiz yasak mı askeyyey kızay mı?" diye sordu. "Kızmazlar, onlar komutanları için buradalar. Kötü insanlardan koruyorlar Anıtkabir'i." dedim. Sonra karşısına diz çöküp; "Bak Ata, tüm canlıların bir yaşam süreleri vardır ve bu süre bittiğinde ölürler. Atatürk de öldü ama bu ondan ayrı kalacağımız anlamına gelmiyor. Fotoğrafları var, anıları var. Onun hakkında konuşabiliriz. Ölüm, onu sevmemize engel değil. Sevgimizi hissedebiliyor. Büyüyünce bunu daha iyi anlayacaksın." dedim. Yüzümdeki ifadeden hoşlanmayıp, "Peki anneciğim hadi mutyu oy, Atatüyk uzakyaya gitmiş ama beyki geyi geliy tamam mı?" diye beni teselli etmeye çalıştı.
Bunu anlaması uzun sürecek ama öğrenecek. O da bizler gibi hiç görmediği bir adama, sana, büyük bir sevgi ile bağlanacak. Hatıralarına, fikirlerine sarılacak. Senden ilham alıp, adına yaraşır bir insan olacak. Bir anne olarak, bundan ötesini istemem.







Pazartesi

Karlı Ankara Sabahı

Ankara'ya gitmeden evvel henüz kışlıkları bile çıkarmamıştım. Karlı bir sabaha uyanmak tatlı oldu. Az da olsa tutan kar ile sitenin bahçesinde minik kardan adam yaptık. Ata'nın heyecanı bambaşkaydı ama mevzuyu yine iş makinelerine bağlayıp, oyuncak mağazasından kar küreme aracı aldırmayı başardı. Karla tanışmasının evveliyatı var ancak hatırladığını sanmıyorum. Kitaplarda gördüğü kış ile özdeşleşen kar yağışını bu defa daha bilinçli olarak deneyimlemiş oldu.








Salı

Babamın Bahçesi

Babam, Elbistan'ın bir köyünde doğmuş. Liseye kadar köyde çobanlık yapmış. Sonrasında yatılı okullar ver elini öğretmenlik. Siyasi sebeplerden uzun süre kente ataması yapılmadı; annem ile beraber hep dağ köylerinde öğretmenlik ve okul müdürlüğü yaptı. Her gittiğimiz köyde okulun arka bahçesi çiftliğimiz olurdu. Arakadan, kavuna kadar hemen her şeyi yetiştirirdik. Şehir tayinlerinden sonra bağa-bahçeye hasret kaldık. Apartman balkonlarında maydanoz, tere yetiştirirdi babam. Elinde tornavida saksı diplerini kazırdı. Toprağa hasret geçti yıllar.

Üç kardeş, nicedir aklımızda olan tarla fikrini eyleme döktük; babama bir sürpriz yapıp ormanın döşünde, dere kenarı bir bahçe aldık. Dün babamı bahçeye götürüp: "İşte baba burası senin. Gönlünce ek, biç; emek ver, hasat al."
Bir süre bir şey söyleyemedi, ağladı sadece. Dayanamadı çömeldi, toprağından bir avuç aldı; güzel sözlerle sarıldı bize. Babamın yapmak istediği şeyi yapıp, heyecanla bayır aşağı koştum: "Bak baba buraya salkım söğüt ekeriz, köydeki gibi altına bir sedir ya da çardak. Kıyılara kasımpatılar, öbek öbek marullar.."

Bahçenin çok işi var. Taşlar toplanacak, boylu boyunca çapa yapılacak, kenarlara çit çekilecek. Önceki sahibi bir sene boyunca su vermemiş. Ağaçların büyük bir kısmı kurumuş, kalanlar için az da olsa umut var. Ertesi günü bekleyemedik. Hemen su oluklarını açtık. Hazırlıksız olduğumuzdan epey bir çamura battık ama yaz kuraklığını yiyen ağaçların o içe kıvrık yapraklarının açıldığını görmeye değdi doğrusu. Bir sonraki sefere, lastik ayakkabılarla geleceğim. Boyuma göre, biraz zor ama, belki köylü pazarından bir de şalvar bulurum. Ailenin en deneyimlileri olarak babam ve ben ırgatlığı üstlendik, diğerleri de gurme olarak destek verecekler bahçe işine.





Cuma

expo antalya

bütün yaz aklımda olmasına rağmen bunaltıcı havada çok randıman alamayacağımızdan sonbahara ertelediğimiz geziyi nihayet gerçekleştirdik.

sergiler, parkurlar, gösteriler, oyunlarla expo'nun çok dolu bir programı vardı. dünya bahçeleri adı altında ülkelere has yapılar, bitkiler, yemekler ve ürünlerin sergilendiği bir alan vardı, sadece orada biraz vakit geçirdim. afrika ülkelerinin hediyelik eşya evleri çok ucuzdu. sudan bölümünde bir cüzdan beğendim. otantik ve çok sıra dışıydı. yirmi beş lira yazıyordu. yumuşacıktı derisi. "gerçek deri mi?" diye sordum. "evet deve derisi, bizim orada çok var." deyince bıraktım hemen yerine. "sizin için yirmi lira." dedi inci dişli zenci kardeşim. hakiki deri kullanmadığımı izah ederek başka şeyler aldım. hindistan'daki kokular da muhteşemdi bol bol tütsü aldım, hı bir de kırmızı bez çanta. öyle sevdim ki hemen taktım, ne tatlı.