[go: up one dir, main page]

Sayfalar

Pazartesi

Haziran '67

Sene 1967, orta ikiye giden bir oğlan çocuğuydum. Köyde ortaokul olmadığından ilçede dedemin evinde kalıyor, yazları da köye dönüp çobanlık yapıyordum.

Pazara denk gelen bir haziran gecesi Aşık Mahzuni Şerif ilçeye, Dilek Sineması'na konsere geldi. O zamanlar iki yazlık sinema vardı. Biri Saray, diğeri de yeni açılan Dilek. Parasızlıktan hiçbirine gitmemiştim ama önlerinden her geçişimde duvarda asılı duran afişlere bakar, oynayan filmleri hayal etmeye çalışırdım.

Her Pazartesi ilçede pazar kurulurdu. O gün ben de pazara inmiştim. Anamın verdiği bir çuval bulguru pazar yerinde nohutla değiştirme niyetindeydim. Çuvala ne kadar nohut verirlerse alıp, köye dönecektim. Pazarda fısıltılar başlamış; "Akşamki konserde Sünnilere küfür edildi." deniliyordu. Aslı astarı var mı bilmiyordum ama o ince fısıltılar, öfkeli bir kalabalık doğurmuştu. Çiçek, Geçit, Yapalak gibi Sünni köylere haber salınmış, ne kadar genç varsa hazırlanmış gelmişti. Bıçak, keser, sopa kim ne bulduysa, makas getirenler bile vardı. Zaten hangi dükkân alevinin, kürdün bilinirdi. Tekbir sesleri ile yüzlerce insan sel oldu aktı. Dükkânlara girip dağıtıyor, yakaladıklarını dövüyorlardı. Ortalık toz duman, kalakaldım pazar yerinde. O esnada ensemde bir şaplak hissettim;  "Ne duruyorsun lan burada Allahsızlık yapıyorlar, yürüüü!" Bu emmimdi; dayım ve diğer tanıdık yüzler gibi hınç ve hışım kalabalığına karışıyordu. Elimde silah olarak kullanabileceğim bir şey yoktu, yumruklarımı sıkarak koştum. Önüme bir bakkal dükkânı çıktı; harap ediliyordu. Yarısı yere dökülmüş şeker çuvalının üzerinden atlayıp, bakkala girdim; sahibi çoktan kaçmıştı. Baktım masada bir radyo; hem de siyah transistörlü -hep bir radyom olsun isterdim- elime aldım, tüm gücümle yere çaldım. Yetmedi ayağımla tepeledim. Gördüğüm kadarıyla bir şey çalan yoktu, aşağıladıkları bu kökenin mallarını ayaklar altında çiğnemek sahip olmaktan daha büyük bir hazdı onlar için. Herkes çalıyor olsaydı, ben de o radyoyu çalardım kim bilir.

Alevilerin ileri gelen isimlerinden Doktor Mehmet vardı. Mahzuni'yi şehre onun getirdiği söylendiğinden, en büyük öfke onaydı. Eczanesine girdiler, ne kadar ilaç varsa alıp Ceyhan Nehri'ne döktüler. Para kasası dahil her şey nehri boyladı. Köylülerin yanlarında getirdikleri makasın esrarı da çözüldü; bıyıklıları bir köşede kıstırıp, bıyıklarını kesiyorlardı. Bu çok onur kırıcıydı ve ben artık manzaranın bir parçası olmak istemiyordum. Pazar yerine döndüm, bulgur çuvalım bıraktığım yerde değildi. Köy dolmuşlarının bulunduğu yere gittim ama orada da neredeyse hiç adam kalmamış, hepsi zalimliğin bir parçası olmaya gitmişti. Olaylar sabah başlayıp öğleden sonraya kadar sürdü. Polis ya da asker müdahale etmedi ya da edemedi.

Çok duramadım o yangın yerinde; orta okuldan sonra başka yurtlar aradım kendime. Her mezhepten, her inançtan, her kesimden arkadaşım oldu; insanları inançlarına göre tecrit etmenin nasıl büyük bir hata olduğunu utana utana anladım. Bir radyo aldım, Mahzuni dinledim; sigaramı ciğerlerime çeke çeke onunla türküler söyledim. Memlekete gittim bir gün, bakkal dükkânını bulmaya. Dükkanın çehresi değişmiş ama yerli yerinde duruyordu. Öyle çok el değiştirmiş ki  o paramparça ettiğim radyonun sahibi kimdir, nerededir bilen yoktu.

Bugün bu olayların üzerinden neredeyse yarım asır geçti. Zihniyetimiz bir arpa boyu yol alamadı. Ensemize inen şaplaklar yüzünden, bizden olmayana kin tutar olduk; üstelik bunu inanç kılıfının altından yapıyoruz. Zorbalığı, zulmü günahsız bırakan din olmaz, bunu bilmiyoruz.

Pazar

Kayaköy ve Kanatsız Kuşlar

Kayaköy, Rumların "Levissi" olarak andığı, derin köklere sahip eski bir köy. Bir yamacın kenarında birbirinin manzarasını gölgelemeyen evler, aşağıdaki ovada ise tarım arazileri var. Bu terk edilmişlik içerisinde olmak nicedir aklımdaydı ancak 
Ata çok minik olduğundan gitmeyi sürekli erteledim, artık büyüdü; annesi gibi gezgin oldu. 

Kayaköy'e gitmeden evvel, Louis de Bernières'in Kanatsız Kuşlar kitabını okudum. Kitap, Kayaköy'de bir arada yaşayan Türk, Rum ve Ermenilerin savaş sırasında yaşadıkları, mübadele döneminde evlerinden çıkarılıp, başka yurtlara sürülmeleri, işgal kuvvetleri ile olan ilişkileri üzerine kurulu. Kitabı büyük hevesle edindim. Yedi yüz sayfaya yakın olduğundan itiraf etmeliyim ki başlarda biraz sıkıldım. Zaten yerel ağdaki yorumlarda da "Giriş bölümünü atlatabilirseniz, elinizde bırakamazsınız." gibilerinden çokça yoruma denk gelmiştim. Çocukluk çağının anlatıldığı ilk bölüm gerçekten gereksiz, çok fazla yöresel şarkı sözüne yer verilmiş. Bunu, İngiliz yazarın Anadolu kültürünü ayrıntıları ile aktarma arzusuna bağlıyorum. Türk olmasaydım o bölümleri ben de daha selis okuyabilirdim. Her neyse sonrasında kitap beni adeta kendisine prangaladı. Sıklıkla Mustafa Kemal'den söz edilmiş. Askerin, köylünün, işgalcinin gözünden Mustafa Kemal.

Kitabı okuduktan sonra ıssız Eskibahçe'de olmak bambaşkaydı. Bu konak Rüstem Bey'in,  Leyla şu pencerede taradı saçlarını, bu patikada Philothei ile İbrahim yürüdüler el ele...












Perşembe

Çarşamba

Buğday

Kör orakla sökülen bir sap tanesi buğdaydı, 
mutfakta bayatlayıp duran yarım ekmek.