[go: up one dir, main page]

Sayfalar

Cumartesi

Kelebek

Bir küçük kız çocuğuydum. Ekin tarlalarının arasında koşan... Bir küçük kız çocuğuydum ne olduğunu bile anlamadan tarlalarından uzaklaştırılan... Benim doğduğum yerin ismi Kelebek... Bir dağ köyüdür Kelebek. Papatya tarlalarında uçuşan narin kelebeklerden almıştır adını. İçine kusmak istediğim bu dünyaya orada bir köy lojmanında "merhaba" demişim. Babam kucağına almış beni, tenimi koklamış da bebeksi kokumdan vermiş ismimi. Güneye baktığı için evimiz babam boy boy kavaklar dikmiş bahçemize, yaşamın pis kokusunu savursun diye güller ekmiş... Kokusunu çoktan yitirmiş güller. Konuşmayı öğrendim kavaklardan, rüzgarla fısıldaştıklarını işittim, ben de katıldım onlara. Kavaklarla beraber büyüdüm ben.Okula gitmeden öğrendim yazmayı, çizmeyi, okumayı. Okula gitmeden masal kitapları okudum, gazeteler okudum... Küçüktüm; akşamları gaz lambasını açıp da annem ve babam okurken bana yabancı gelen kitapları, ben de bitirirdim bütün masal kitaplarını. 6.yaş günümü kutladığımız gecenin şafağında kocaman kocaman yeşil arabalar geldi lojmanın bahçesine. Seslerine uyandım. Hiç öyle büyük arabalar görmemiş ve kulağımı acıtan sesler işitmemiştim daha önce. Önce okul arandı didik didik. Tebeşirler yerlere atıldı, dört mevsimin resmini çizdiğim pano kırıldı. Okul şiddetle tanıştı. Okulun canı yandı. Taş bina heybetinden utandığı için ağlayamadı. Siyah giymiş adamlar gecenin karanlığında evimize doğru kocaman adımlarla geldiler. Babam kitaplıktaki kalın kitaplarını saklamaya çalıştı, en çok okuduğu kitapları kucağıma koydu, kulağıma bir şeyler fısıldayarak beni pencereden aşağıya indird Minik bileklerim kitapların ağırlığında ezildi, ezildi; ama birini bile bırakmadım, sıkı sıkı sarıldım siyah adamların aradığı kitaplara. Gül bahçelerinin içine gizlendim. Minnacık ellerimle bir çukur açtım toprağa. Uzun kavak ağaçlarının köklerinin yardımıyla kitapları attım kazdığım çukura... Toprakla örttüm üstlerini. Kitaplar mezarlarına girdiler. Güllerin içine gidip çömeldim. Büyük arabaların ışıkları yandı. Yüzüm bir anda aydınlandı.  Arka koltukta oturan canım babamdı. Siyah adamlar babamı aldılar. Okumak kötü bir şeydi. Kitaplar tehlikeliydi. Küçük yüreğim bunu çok erken kabullenmişti...



Perşembe

Salih

Hayran olma, gıpta etme halleri kıskançlığın uzağında gelişir. Tıpkı Salih’inki gibi. Onun en yakın arkadaşına duyduğu hayranlık, içindeki sevginin tamamlayıcısıydı. En yakın arkadaşı ile aynı yılda, aynı mahallede doğdu. Çocukluğu, gençliği aynı okullarda yan yana geçti. Artık onu arkadaştan öte bir kardeş gibi görüyordu Salih. Aynı mesleğe gönül verdiler fakat atamaları farklı yerlere gerçekleşti. Kilometreler girse de aralarına Salih, kardeş gibi gördüğü can dostunu bir an olsun unutmadı, ona sık sık yazdı; kendini hatırlatmak ister gibi. Salih zorunlu olarak kısa sürede emekli oldu ve zaman kaybetmeden arkadaşının yanına gitti. Yakınlarında yer almak, onun isteklerini yerine getirmek, onu mutlu etmek en büyük emeli idi. Ona duyduğu bağlılık, karısı Pakize ve çocuklarına duyduğu bağlılıktan belki de daha fazlaydı; bunu kafasında hiç ölçüp, biçmedi zira can dostu bu bağlılığı fazlasıyla hak ediyordu. O, kendisinin, karısının, çocuklarının ve vatandaşlarının kaderini belirleyecek tek isimdi; milyonlarca insana ağabeylik, babalık, atalık yapan Mustafa Kemal idi. Salih, Mustafa Kemal’in baş yaveri olmaktan her zaman onur duydu. O’na en yakın kişi olarak, askeri planlardan, karnının tok olup olmadığından, canının rakı çekip çekmediğinden kısaca her şeyden haberdardı. Selanik’ten Ankara’ya uzanan yolculuklarında can dostunu bir kez olsun yanıltmadı. O, konuşmadan ne demek istediğini anlar ve çarçabuk uygulardı. Taa ki karanlık bir sonbahar sabahına kadar… Doktorlar her an paşayı kaybedebileceklerini söylüyorlardı. Salih, can dostunun ayak ucunda öylece dikilmiş, belki gözlerini açıp bir istek de bulunur diye bekliyordu ama nafile doktorların onca çabasına rağmen onlarca devleti dize getiren, büyük komutan gözünü bile açamıyordu. O yatakta acıyla yatanın paşa değil de kendisi olmayı ne çok isterdi Salih. Böyle eli kolu bağlı kalmak, belki de birazdan can dostundan sonsuza dek ayrılacağını bilmek, içini kor gibi yakıyordu. Saat dokuzu beş geçiyordu, doktorlar nöbet defterine “Vefat etmişlerdir” diye yazdılar. Salih’in o, odada görevi bitmişti artık. Hızla merdivenlerden aşağıya indi. Tabancasının namlusunu kalbine dayadı ve tetiği çekti. Göğsünden akan kanlar, gözünden akan yaşlarla oracığı yığılıverdi Salih. Dolmabahçe Sarayı’nın alt katından duyulan tek el silah sesi, askerleri telaşlandırdı. Paşalarının vakitsiz ölümüne ağlayan askerler, Salih’i kanlar içinde buldular. Sol iç cebinde daha önceden karısına yazdığı veda mektubu da kırmızıya boyanmıştı. Birkaç gün sonra Pakize ağlayarak okudu, kurumuş kanların lekelediği mektubu: “Milletimizin ve her Türk'ün minnetle yád edeceği Atatürkümüzün sayesinde şerefinizi, haysiyetinizi muhafaza ederek ömrünüzün sonuna kadar sıkıntısızca yaşayabileceğiniz her şeyi temin etmiş bulunuyorum. Ben hayatımı Atatürkümüzün hayatına bağlamış ve ondan sonra yaşamamaya karar vermiş bulunduğum için hayatıma nihayet verdim. ...Her şeyi kemál-i sükunetle karşılayarak çocuklarınla sıhhat ve afiyetle yaşamanı dilerim. Her zaman bana şefkat ve muhabbetle bakan güzel gözlerini sonsuz sevgilerimle seni kucaklayarak ellerinden öper ebediyen arz-ı veda eylerim sevgili karıcığım, kıymetli Pakizem” Mektubu bitirdikten sonra Allah’a şükretti Pakize. Salih Bozok ‘un intiharı ölümle sonuçlanmamıştı. Kederden titreyen elleri, mermiyi kalbine saplayamamıştı fakat bedeni hayata dönse de, ruhu dönemedi. Yalova’da bir çiftlik evine kapadı kendini, Mustafa Kemal Atatürk’ün yanına gideceği günü bekledi. Çok konuşmadı, fazla yemek yemedi, kır gezintisi yapmadı, silahla beceremediği ölümü hüzünle gerçekleştirdi.

Salı

Çoban Mehmet

Kalamda Dağı’nın eteklerinden çan sesleri duyulur duyulmaz doğruldu Mehmet. Soluklanmak için oturduğu çimenleri yassılaştırmış, toprağa eğmişti. Bir karıncayı ezemeyecek yüreğe sahip derlerdi onun için. Öyleydi de Çoban Mehmet değil karıncaları, toprağın insanlara bahşettiği otları bile ezemezdi. İçinden taşan merhamet duygusu ile, çimenlere her iki elinin desteğini verdi. Adeta saç tararmış gibi eğildikleri yönün aksine doğru tarayarak doğrulttu yeşilliği. Son bir kez baktı eğri çimen mimarisine “evet olmuştur” diyerek mırıldandı. Sonra saldı 14lük bedenini bayır aşağı. Ak, kara, boz arkadaşlarını karşıladı gülümseyerek. “Koş lan koş” diye bağırdı akranı Mahir. Mehmet koşarak indi, koyun sürüsünün sahibi Yusuf Ağa’nın en küçük oğlu Mahir’in yanına. “Dur lan oğlum soluğun kesilecek.” “Bana bir şey olmaz Mahir Ağa.” Mahir elindeki çıkını uzatarak; “Bubam bunları sana yolladı.” “Sağ olsun amma bu biraz ufak değel mi?” “Çüş lan gavat az yi de uşak tut gendine” diyerek bir tokat patlattı Mehmet’in ensesine. Zoruna gitmedi Mehmet’in, hak ettiğini düşünerek utançla çıkını sol elinden geçirip bileğine bağladı. Diğer elinde dün gece kendi bıçağıyla dut ağacının genç dallarından yaptığı değnek vardı. “O ne lan Memed’in asası mı?” dedi küçük ağa sırıtarak. Cevap vermedi Mehmet. Döndü sürüsüne, toparladı onları, yoluna koyuldu. Diğer çobanlar gibi kavalı yoktu Mehmet’in. Olsaydı da çalamazdı belki. Yeteneksiz görürdü kendini, beceriden yoksun elleri vardı, koyun gütmekten başka bir işe yaramayan elleri. Kendine haksızlık yaparak tırmandı Kalamda’yı. Dağın Büyük Azı Vadisi’ne bakan yamaçları Mehmet’in hayalleri ile doluydu. Kışı ahırda, yazı ormanlıkta geçirmeyeceği günleri hayal ederdi. Elinde değnek yerine, kalem olmasını isterdi. Okuma – yazma bilmek, adından başka şeyler de yazmak isterdi. Ak koyun, kara koyun, boz koyun nasıl yazılırdı acep? Kendine sorduğu bu sorunun yanıtı kendinde değildi, bundan emin olarak “koy ver gitsin be Mehmet” diye geçirdi içinden. Çabuk rahatlamıştı, sorgulayan gözleri neşeyle bakıyordu ormanına. Oğlaklar, keçiler, koyunlar, minik kuzular hallerinden son derece memnun adeta bahar güneşinin altında cilveleşiyorlardı. Onları rahatça izleyebileceği bir yer seçti kendine Mehmet. Çimenlere bakarak oturdu. Körpe yeşil otları bir kez daha ezmişti. Ancak birazdan kalkıp düzelteceğini bilmek onu suçluluk duygusundan arındırıyordu. Kalın düğümler attığı kirli bez çıkını açarak, önünde bağdaş kurdu. Yufka ekmek, soğan ve bir elin parmağını geçmeyecek sayıdaki zeytine iştahla baktı. Beş dakika içerisinde zeytinler yerlerini çekirdeklerine, soğanlar zarlarına, yufka ekmekler ise az sulanmanın verdiği sertlikle kırıntılara bıraktı. Yarı aç, yarı tok bir ifadeyle şükretti Mehmet. Yarın bu vakte kadar midesine sudan başka bir şey girmeyecekti bunu biliyordu. Kirli çıkına yarına kadar sürecek olan yemek hayalini koydu ve umutla katladı tek becerdiği işin mükafatını. 


 26 Mart 2007