[go: up one dir, main page]

Sayfalar

Pazar

29.9.19

iğne çam yaprakları, kızıl toprağı boylu boyunca bi örtü gibi sarmış. yürüdükçe ayaklarımın altında çırt çırt yapıyordu. ses peşim sıra neredeyse tüm orman boyunca geldi. bunlar, son kurak günler. yakında orman, yağmurlarla beraber yeniden canlanacak. asuman çiğdemleri mor mor pembe pembe çıkmaya başlamışlar bile.

kendime oturacak bi kaya buldum. adımlarımın sesi kesilince ormanın o huşu içindeki sessizliğini duydum. bazen kurumuş bi kozalak, iğne yaprak yatağına pıt diye düşüyordu. bazen de cılız bi yel, tepelerde birbirine geçmiş çınar yapraklarını hışırdatıyordu. sessizliği bölerek bi şarkı söylemeye başladım. ardından bi tane daha. karşımdaki kaya oyuğunda duran oscar çöllerde ailesi, eşlik etmeseler de konserimi en önden dinlediler; kan ve gül nım nım gülle diken nım nım la la la la laa laa.


Salı

24.9.19

bi çiçekten utandım az evvel. bursa'dan getirmiştim onu. teyzemin evinde pencere önünde duruyordu. ince uzun gövdesinde boylu boyunca sıralanan iri dikenler, tepesinde üç beş yeşil yaprak ve aralara serpiştirilmiş minik pembe çiçekler. dikenler tacı ya da mesih bitkisi olarak anılıyor. orada kaldığım sürece ona hiç su vermedim, dokunmadım bunu yapacak başkaları vardı ama arada dikkatimi çekiyordu. salondaki kanepeye yayılıp boş boş varlığımı sorguladığım anlarda bi şekilde kadrajıma giriyordu. teyzem, istersen bunu sana vereyim balkonda iki tane daha var, dediğinde yuvasında kalsın istedim. dalından çoğalabiliyormuş. yeni bi saksıda köklendirdik sürgününü.

uzun süren bi yolculukta biraz örselenerek de olsa buraya getirdim. bazen solar gibi oluyor sonra kendini yeniden toparlıyor. derdi ne anlamadım. kafasına göre takılmasını, hırçınlığı ve hassaslığını kendime benzetiyorum ya da her zamanki gibi bunları kafamda kurup inanıyorum. neticede herhangi bi bitki.

az önce sakin sakin kitap okurken bi anda, öylesine bi anda kitabı öfkeyle yere attım, yüzü koyun orta sayfa açık şekilde yere kapaklandı. oysa okuduğum sayfada bana çağrışım yapacak bi cümle de yoktu. serol teber'in bilim eğilimli bi kitabının sonlarındaydım.

köpeğim yattığı yerden kafasını kaldırıp "şimdi bunu neden yaptın idiot" der gibi kısa bi bakış attı. sonra hiçbi şey olmamışcasına peluş yuvasının içine değil de her zamanki gibi üzerine kıvrılarak uyumaya devam etti. hemen solumda saksısında duran mesih ile göz göze geldik. "sana bunu yapmam" dedim ama o sadece biraz önceki kötü enerjimi aldı sanırım. bunu bahane edip önümüzdeki günler yine büzer yapraklarını.

bi çiçek ve köpekten utandım. kalkıp kitabı rafa koydum. bitmek için bi iki ay beklemesi gerekecek. bi süre yeniden elime alıp kapağını açacağımı sanmıyorum, ona da mahcup oldum işte.

Cumartesi

21.9.19

deniz mağarasında yüzmenin tadı başka, özellikle turizme açılmamışsa. bildiğim deniz ve yarı deniz mağaraları var. geneline karadan geçiş yok. size özel deniz taşıtı yoksa ulaşım çok zor. tekneyle gelinmesi gerekiyor ama buraya tekne seferi düzenlenmiyor. günübirlik turlardaki tekneler açıkta duruyor, mağarada yüzmek riskli olduğundan turcular bu sorumluluğun altına giremiyorlar.

biz nasıl gidiyoruz, bazen balıkçı motorlarından rica ediyoruz geçerken bırakıyorlar fakat sabahın çok erken saatlerinde açıldıkları için o seçenek biraz sıkıntı oluyor. ufak tekneler bi ücret karşılığında bırakıp söylediğimiz saatte gelip alabiliyor ama tamamen özgür olmak için kanoyla gidiş en iyisi. kanoyu taşlara dayadıktan sonra bi noktaya kadar yüzerek gidilebiliyor, sonrasına devam edebilmek için tüple dalış gerekli. ben o aşamayı kalp konusunda sorun yaşayabilirim endişesiyle denemedim ama eminim asıl keşif oradadır.


Cuma

13.9.19

üç gecedir balkonda uyuyorum. bi kere balkonda takılırken bulunduğum yere kıvrılma gafletinde bulundum, çok tatlı geldi. ertesi gecelerde sabaha karşı balkona çıktım uyku matımı atıp uyudum. hava hala çok sıcak odamda klima altında yatıyorum. balkonda üzerime ince bi çarşaf aldım, üşüdüğümden değil uyurken rahatça yayılmak için. yıldızları izleyerek uykuyu beklemek hoşuma gidiyor. öteden beri gökbilime ilgim vardı, şimdi benim gökyüzüm yıldızsız kaldığından galaksidekileri izliyorum.

karanlık, güne erişirken uyuyor; kızıltı çöküp gökyüzü küçülürken uyanıyorum. bu çok az biliyorum ama uykularım kendine uyuyor sanki.

bazen erkenden yürümeye çıkıyorum, yürüyüşüm denize atlayarak tamamlanıyor. bazense biraz dolaşıp sahilde müzik dinliyorum. bu sabah önüm sıra yürüyen bi amca vardı. elinde bi sap pembe zakkum çiçeği. yol kenarından koparmış olmalı. kimeydi bilmiyorum. belki eşi, belki kendi, belki de yalnızca çay içeceği masa içindi. hep böyle detaylar içinde kıvranırken buluyorum kendimi. insanları yaptıkları en kötü şeyle değerlendirmek yerine bu gibi küçücük, alelade davranışlarına anlam yükleyerek nitelendirmeye çalışıyorum. bu çok yorucu.

Cumartesi

7.9.19

işte benim yuvam, en huzurlu olduğum yer; güzelim toroslar. bu yörede ormanları avucumun içi gibi bilirim. genelde araba yolu olmayan yerden girer, tepelere tırmanırım böylece herhangi bi insanla karşılaşma olasılığım en aza iner. oğlaklar nerede otlar bilirim, dağcılar nereye kamp atar, avcılar hangi bölgede yavşaklık yapar...

kimsenin yeğlemeyeceği bi rotam var, fıstık çamları arasından dolaşılan. burada herkesten ve her şeyden soyutlandığımı hissediyorum. belki bi kaçış, bi sığınış. bu tepede olmanın arzusu hiç tükenmiyor, sanki içerisinde hüzün de saklı mutluluk da. tepelenmiş çiçekler yok burada, tohum tohum umut var. bazen de yamaçtan yuvarlanan bi taş, döne dolaşa toprağa düşen bi yaprak.