[go: up one dir, main page]

Sayfalar

Salı

6.1.26

sonbaharda iskenderun'daydım, bir belgesel projesi için. yanmış kızılçam ormanlarında dolaştım. ağaçlar hala ayakta gibiydi ama içleri boştu; sessiz, siyah ve yorgun. rüzgar estiğinde artık en ufak bir hışırtı bile yoktu. sadece yanık kokusu. orman sanki derin bir nefes almış ve verememiş gibiydi. 

çekim yaparken yürüdüm ve bir zamanlar burada var olan şeyleri düşündüm; serin bir gölgeyi, aceleyle uçan bir kuşu, yazdan kalan bir uğultuyu...

yangınlarla mücadele eden tüm ekiple tanıştım, her kademeden röportaj aldım. orman mühendisi, şefi, müdürü, itfaiyecisi ve köylüsüne kadar. hepsinin yüzünde aynı hüzün vardı. dumanı solumuş, ateşi görmüş insanlar. kimse kahraman değildi, kimse yüksek sesle konuşmuyordu. 

orman yangını sadece ağaçların yandığı bir yok oluş değil. ağaçlarla beraber; zaman yanıyor, geçmiş yanıyor henüz yaşanmamış yazlar yanıyor. kaplumbağalar, yavru kuşlar, kelebekler, demet demet dağ kekikleri, sıklamenler yanıyor. geriye adını koyamadığımız bir hiçlik kalıyor.


Cumartesi

11.4.25

bir rüya gördüm bu sabah, en tatlı yerinde pıt kesildi. kafamı yastığa gömmeye çalışsam da nafile. zaten çok zor uykuya dalıyorum. uzanıp perdeyi araladım çok tatlı kar yağıyordu. nisanda ilk defa kar yağışı gördüğümden çocuklaştım. hemen yataktan fırladım. vadiye indim, karın sessizliğinde gırç gırç yürüdüm. çok değil birkaç gün önce yamaçlarda kaydettiğim karahindibalar, mavi veronikalar kar altında yitmişlerdi. sarı sarı boy veren çiçeklerin üzerindeki karları, elimle açmaya çalıştım. allah'tan son cemre toprağa düşmüştü de kar çabucak eriyecek, veronikaları öldürmeyecekti. bu videoları galerimde öylece dursun diye çekiyorum aslında. yazmak gibi bir niyetim de yoktu fakat biraz evvel bilgisayarda çalışırken arkadan rastgele önerilerde çalan 70ler, 90lar arasında bir şarkı dikkatimi çekti. rüya diyor, çiçekler diyor... burada işte. 



Çarşamba

4.3.25

öğle yemeği molasında eve gelen oğlumu uğurladım, tiyatro tekstleri piyanonun üzerinde kalmıştı arkasından seslendim, asansöre koyuyorum al dedim. merdiven boşluğundan küçük ellerini gördüm trabzanlardaydı. hoşça kal anneciğim dedi ve gitti. beş ya da altı dakika sonra bilinmeyen bir numara düştü telefonuma. "ata'nın annesi misiniz" dedi tok bir ses. devamında "ata'ya araba çarptı ama küçücük" dedi. o an kalbim kuş oldu göğüs kafesimde çırpındı vurdu vurdu uçamadı. 

aynı gün, on şubat, ata'nın yaş günüydü. kardeşlerim ve annem de yanımdaydı. ne oldu diye sormalarına aldırmadan koşarak evden çıktım. o beş dakikalık yol uçsuzluğa bağlandı, bitmek bilmedi. bir yandan koşuyor bir yandan da matematik öğretmenini aramaya çalışıyordum. o an derste olduğu için benden önce ata'ya ulaşabilirdi ve okulda en güvendiğim insan oydu. birkaç çalıştan sonra telefon açıldı. soluk alamadığımı fark ettim. koşmaktan konuşamıyor gibiydim. durumu iki cümleyle izah etmeye çalışıp telefonu kapadım. o esnada kardeşim can ve ablam emek arabayla yanımda durdular. bindim. okulun bulunduğu caddede kalabalık toplanmıştı. asfaltta yatan ata'ydı, kırmızı montundan bildim. "dur!" diye bağırmışım. arabadan hızlı gideceğimi düşünüp, kapıyı açtım ve henüz can durmadan arabadan attım kendimi. oğlum oradaydı, boylu boyunca yatıyordu benim küçük kuzum.

neden kötü olaylar rüyadaymış hissi verir insana? etrafındaki her şey sabitmiş de bir tek sen dönüyormuşsun gibi. artık dünya durmuş. sesler susmuş, bir tek hiçlik varmış gibi. 

ata'nın üstüne kapaklandım. eli elimdeyken tepemde dikilen kalabalığa karşı haykırdım. "kim? kim yaptı?" cılız bir erkek sesi "ben." dedi, gözlerinden başka hiçbi şey hatırlamıyorum. buz gibi bakan renkli gözleri vardı. göz göze geldik. açıklama yapmaya çalıştı galiba. 'ben'den sonrasını hiç duymadım. 

ambulans geldi. tartışma çıktı. polis ve öğretmenler, her şey birbirine girmişti. ambulansta giderken yol bitmek bilmedi. ankara hiç bu kadar büyük gözükmemişti gözüme. sonra tetkikler yapıldı tek tek. kafatasında karanlık bölge dedikleri şüpheli bi noktadan söz ettiler. beyin cerrahı gördü, bütün o korkutucu ihtimaller savıldı bir bir. sabaha kadar oğlumun başında bekledim. hastanedeki kafeteryadan bir küçük tatlı alıp doğum gününü kutladım. 

sonraki günlerde polis merkezine gittim, ifademi verdim. herkes, burası türkiye bi şey çıkmaz, dese de ben inancımı yitirmeyerek o buz gibi bakan adamdan şikayetçi oldum. ata okul geçidinde karşıdan karşıya geçmek için bas-geç butonuna basıyor ama adam kırmızıda durmuyor. öyle hızlıymış ki yavrumun başı arabanın ön camını patlatmış. iyi ki kafasında rus kalpağı varmış. cam parçasının girmesini önlemiş. kalıcı hiçbir hasar olmadı çok şükür ama çok sarstı beni. matematik hocası murat bey, ata değil de sizin tramvayı atlatmanız zor olacak, demişti. haklıydı. kendime uzun süre gelemedim. kaybetme korkusu bir sis gibi çöktü üzerime, üstelik babamın acısı hala beni imtihan ediyorken...

Cumartesi

4.1.25

Gittiğin yerde, babama emmoğlunu söyler misin Ferdi Baba... Çok severdi. Nurhak Dağı'nda çobanlık yaptığı günleri anımsar, ağlayarak dinlerdi. Benim artık dinlemeye cesaretim yok.

 

Cuma

18.10.24

geçen sabah evden amaçsızca çıktım. ayrancı pazarına kadar indim, tezgahlarda ikinci el ürünler satılıyordu. 60ların dergileri, ajda'nın plakları, kartpostallar, giyinmekten aşınmış deri çizmeler, kim bilir hangi hanımefendinin siyah dantelli eteği, kristal harp okulu mezuniyet plaketi, büfeden çıkarılmaya kıyılmamış kahve fincanları... hangi geçmişe ait, hangi ölüye, hangi bıkkına... tüm bu düşüncelerle suntadan bozma tezgahların arasında dolaştım. sonra cemal süreya parkındaki banklardan birine oturdum, elimde kahvaltımla. bir içecek ve bir kruvasan. karşımdaki banka karton parçaları seriliydi. kırmızı bir eşofman üstü de kıvrılıp yastık yapılmışçasına bükülmüştü. yüzüm düştü. bir süre daha oturdum. bir amca geldi, başıyla selam verip yan banka oturdu. ikinci el pazarından aldığı mont ve kazakları incelemeye koyuldu. içeceğimi bitiremedim. yazanlar sokaktan kuğulu parka geçtim. minik bir çadır vardı. sokak köpekleri için imza toplanıyordu ama henüz sabah çok erken olduğundan kimseler yoktu. imza masasının ardındaki bir şiltenin üstünde siyah bir sokak köpeği kıvrılmış uyuyordu. tüm o afişleri bekliyor gibi, iyiliği seziyor gibi... 

sessizce kuğuları izleyemeye başladım. turuncu yelekli belediye işçisi elinde yeşillikle dolu bir kasayla yanaştı korkuluklara. marulları göle attı avuç avuç. siyah kuğular kocaman açtılar kanatlarını kekmeye başladılar suda yüzen yeşil yaprakları. ben de tunalı'ya yöneldim. kulağımda doksanlarda kalma bir şarkı, yürüdüm... yürüdüm. tesadüf bu ya tunus caddesinde erkek kardeşime denk geldim. bir adama gülüyordu. beni görmemesi için birkaç adım geri attım. çalıştığı yeri söylemişti ama tam bu noktada olduğunu bilmiyordum. kapının önüne neden çıktığını da anlamadım, bir adam araba park etmeye çalışıyordu can da ona gülüyordu. doğrusu can'ı, takım taklavat müdür görmek hoşuma gitti zira evde kombini hep aynı. şort-tişört kışları da şort-depresyon hırkası. o içeri dönünce ben de kendimi fark ettirmeden otelin önünden geçip kızılay'a indim. sokaklar bir bir değişti, kulağımdaki şarkılar da. bu şehirde arayabileceğim pek insan yok. gerçi hiçbir zaman hayatımda çok insan olmadı. bunu tercih ediyorum çünkü bazı insanlarlayken rol yaptığımı düşünüyorum. zoraki bi burcuyum sanki. rol yapmaktansa hiç orada bulunmamak daha iyi. yalnız yürümenin tadı da başka tabii. küçük detayları fark etmek, durup üstüne düşünmek hatta fotoğrafını çekmek ayrı bir haz veriyor bana. bunu ikindi vaktine kadar sürdürdüm. on üç km yürüdüğümü söylüyordu telefonum. doğrusu öyle miydi hiç fark etmedim. bünyemden çok buna zihnimin ihtiyacı varmış. gerçekten iyi hissettim.