[go: up one dir, main page]

Çarşamba, Ocak 21, 2026

Uzak Şehir Söyleşisi

Eserlerinizin sosyopolitik bir okuma içinde ele alınması sizce metni açan bir imkân mı yoksa anlatıyı belirli bir çerçeveye sıkıştırma riski de taşıyor mu? Bu tür okumalarla yazar olarak kurduğunuz mesafeyi nasıl tanımlıyorsunuz?

Bir “eser” üretiyorsanız, nasıl alımlanacağını kontrol edemezsiniz. Okur hayal edersiniz ama o okurla karşılaşacağınızın garantisi yoktur, hatta çoğu zaman karşılaşmazsınız. Doğrudan politik hikâye anlatmayı sevmiyorum. Siyaset metnin içinde slogan gibi değil, iklim gibi dolaşsın isterim: zamanın panoraması, bir aura olarak hissedilsin.

Kahramanlarım çoğu kez apolitik (hatta anti-politik) taraflarıyla sıradan insanlar olur: yaşadığı dönemi koklayan, ürkek, pragmatik, zaaflarının farkında insanlar. Ben “mesaj” peşinde koşmuyorum. Bir şeyi doğrulatmak için roman yazmak bana göre değil. Ama kahramanlarım hikâye içinde dolaşırken okurun o dönemin basıncını hissetmesini isterim.

Tek biçimli okunmak hoşuma gitmez. “Şunu demiş” diye etiketlenen metin, zaten metin olmaktan çıkar. Ben klişe akışların dışında, farklı okumaları mümkün kılan bir derinlik kurmaya çalışıyorum. Muktedir erkeklerin her şeyi başardığı anaakım çizgi roman kalıplarından bilinçli biçimde uzak duruyorum. Grafik romanla bu kadar uğraşmamın nedeni de bu: edebiyata yaslanan, edebiyatla aynı ağırlıkta duran bir iş çıkarmaya çalışıyorum.

Tarihsel gerçekliğe belirli gönderimler içeren eserlerinizde kurmaca ile tarih arasındaki ilişkiyi nasıl kuruyorsunuz? Belirli bir dönemin siyasi atmosferi, hikâyeyi kurarken sizin için baştan belirlenmiş bir çerçeve mi yoksa anlatı ilerledikçe kendini dayatan bir zemin mi oluyor?

Formül yok. Birikiminiz neyse, hikâye onunla yoğruluyor. Ama “dönem işi” yapıyorsanız romantik sezgiler yetmez, dersinize çalışmanız gerekir. Kenar mahalleyi anlatıyorsanız da bu masa başından kurulamaz: sahaya gidersiniz, literatürü de öğrenirsiniz. Ben üniversiteden istifa ederek ayrılmış bir akademisyenim, araştırma disiplinim var, neyi nasıl bulacağımı biliyorum.

Grafik roman senaryosu yazarken, özellikle Uzak Şehir gibi işler için, çizerin elini güçlendirecek bir arşiv kurarım. Sürekli konuşuruz: dünya nasıl görünüyor, kim nasıl giyiniyor, mekânlar nasıl kuruluyor? Çünkü grafik roman, “anlattığını gerçek göstermek” zorunda. Politik ve kültürel göndermeleri olan bir hikâye yazıyorsanız, atmosfer kurmak bir süs değil, inandırıcılığın omurgasıdır. Hatta çoğu zaman, olay akışı kadar belirleyicidir.

Ceyhan Usanmaz, Uzak Şehir’i “Ankara Üçlemesi”ne yakışan “kara (noir) bir nokta” olarak tanımlıyor ve kara (noir) anlatıların grafik romana doğası gereği daha fazla yakıştığını dile getiriyor. Noir estetik ile grafik roman arasındaki bu ilişkiyi siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Eserlerinizdeki noir ton, grafik romanın türsel imkânlarından mı yoksa anlatının kendi ihtiyaçlarından doğan bir estetik sonuç mu?

Uzak Şehir bir üçlemenin finali. Finalin karanlık olması gerekiyordu, çünkü “şimdiki zaman” dediğimiz şey zaten steril bir yer değil. Ankara hikâyesini böyle bitirmek tasarım gereğiydi: yüzyıllık bir dönemden kesit anlatıyorsanız, son ayağın “kara” olması neredeyse kaçınılmazdır.

Noir’ı muhalif bir tasarım olarak görürsek, grafik romanla doğal bir akrabalığı var, bana da uzak değil, edebiyata da uzak değil. Uzak Şehir “muktedirler kazanır” fikriyle gelişip sonlanıyor. Anaakım anlatı bu fikri rahatsız edici bulur, çoğu zaman da törpüler. Grafik roman ise bu sertliği taşıyabiliyor, çünkü türün estetik imkânları ve okur beklentisi daha ağır yük kaldırıyor.

O yüzden noir ton, iki yerden birden geliyor: hem anlatının ihtiyacından, hem grafik romanın imkânlarından. Kısacası: “karanlık” bir efekt değil, hikâyenin ahlaki/toplumsal sonucu.

Kenar mahallelerde yaşayan marjinalize karakterleri yalın bir dille anlatmanız, eserlerinizin “kirli gerçekçilik” (dirty realism) geleneğiyle birlikte okunmasına imkân tanıyor. Bu tanımlamanın eserlerinizi ne ölçüde temsil ettiğini düşünüyorsunuz? Bu sadelik sizin için estetik bir tercih mi yoksa anlattığınız hayatların ve karakterlerin dünyasından kaynaklanan bir anlatım biçimi mi?

Yoksulları ve kenar mahalleleri “özellikle seçmiyorum.” Benim bildiğim dünya o, iyi tanıyorum. Bir yazarın en önemli becerilerinden biri, neyi iyi anlatamayacağını bilmesidir. Yaşar Kemal’in dediği gibi “her yazarın bir Çukurovası olmalı.” Ben de bildiğim yerden yazıyorum, yaşadıklarımı da “içeriye” taşıyorum.

Gerçekçi bir dil arıyorum. Bu hayatlar zaten yeterince “temizlenmiş” bir dille anlatılıyor, steril bir Türkçe, edepli bir kadraj… Doğal olarak, gerçekliğe yaklaşınca “kirli” diye etiketleniyorsunuz. Bu yüzden “kirli gerçekçilik” okumasına itiraz etmiyorum ama mesele etiket değil: dil, o hayatın hakikatini taşıyor mu, taşımıyor mu?

 [Bir Tübitak Projesi kapsamında Fatıma Ertürk-Sema Aydın'ın Uzak Şehir'le ilgili olarak benimle yaptığı söyleşiden kısa bir bölüm]

Salı, Ocak 20, 2026

Aman ha!

Niye aldım bu fotoğrafı derseniz, yüzünü gazeteye gömen, kâğıdı yüzüne bastıran beyefendi ilgimi çekti. Bu, genelde iki anlama gelir: ya gerçekten görünmek (fotoğrafla belgelenmek ve gazetelere düşmek) istemiyordur, ya da fotoğrafçıyla şakalaşıyordur. Görünmek istemeyen bir erkeğin parodisini yapıyordur.

Takım elbiseler, saçlar, bıyıklar, gömlek kesimleri ve fotoğrafın tonu ellili yılları andırıyor. Fotoğraf, bir bekleme/oyalanma alanında çekilmiş, daire koridoru gibi duruyor, istasyon, karakol, hastane, adliye gibi “beklemek zorunda kalınan” bir yerdeyiz.

Fotoğrafın enerjisi varsa eğer bakışların dağınıklığından geliyor: biri kameraya aldırmamış, ikisi saklanıyor, biri duvara dönmüş, biri de neşeli ve umursamaz. Bu dağılım, planlı bir pozdan çok anlık bir “baskın” hissi veriyor. Fotoğrafçı muhtemelen “bir anda” şipşak çekivermiş.

İki hissi aynı anda kaydediyor olması ayrıca hoşuma gitti. Fotoğrafın bir cazibesi ve tehdidi var.  “Beni çek, ben buradayım” diyen de var, ecel gibi kameradan korkan da.

Arkadaşım De. fotoğrafa bakar bakmaz “hovardalık” yaparken yakalanan erkekler olduklarını düşündü. Olamaz diyemedim.

Pazartesi, Ocak 19, 2026

Evrensel'de Aziz Nesin Uyarlamaları

Anıtı Dikilen Sinek, İsmail Gülgeç

Ben Karışmam, Bülent Karaköse

Pantolon Düğmesi, Köksal Çiftçi

Sizin Memlekette Eşek Yok mu?, Köksal Çiftçi
Dün evi toparlarken ayırdığım gazeteler arasında buldum. Evrensel gazetesi, 1995 yılında bir atak yapmış, yeni bir sol gazete olma iddiasıyla pek çok ismi biraraya getirmişti. Pek çok sol gazete gibi Evrensel de bu iddiayı sürdürümedi, kısa sürede sönümlenen bu teşebbüsün yıldızı da Aziz Nesin'di...

Çizgi-karikatür ve çizgi roman bakımından düşünürsek, ilginç bir toplaşma olmuş, çok sayıda çizer gazeteye katılmıştı. İçerde günlük olarak Aziz Nesin hikayeleri çizgi roman olarak yayınlanıyordu. Neler yayınlanmıştı, hangi hikayeleri çizgi romana uyarlanmıştı, bu konuda tam bir liste veremem ama sakladığım sayfalardan örnekleri paylaşayım istedim.

Pazar, Ocak 18, 2026

Şimdilik

1932 yılından bir fotoğraf, genç bir hanımefendi, stüdyoda çektirdiği resmin üzerine (eskiden "kaynıyor" derlerdi, o havada) akılda kalıcı ve afallatıcı bir şeyler yazmış, birine göndermiş: sadakatimden emin olabilirsiniz demiş ve alt satıra tırnak içine alarak "şimdilik" kaydı düşmüş... 

Elini çabuk tuT, beni kaçırma, bana çok güvenme... uçabilirim, kaybolabilirim, başkasına "gidebilirim" manasında işveli bir pervasızlık oyunu oynamış...Fikret Şenes sözleri gibi...ters köşeli bir romantizm.

Fotoğraftaki kadın, renkli gözlerini, beğendiği-dikkat çekici olduğunu düşündüğü göğüslerini, önemsediği a la mode ayakkabılarını göstermek istemiş... Aklındaki oyunbazlığı yazdıklarıyla çoğaltmayı amaçlamış... Kim bilir kaç kez bakmıştır fotoğrafa, bakılmayı da hayal etmiş olmalı...

Bir kadına mı yoksa bir erkeğe mi yazmış, isimlerden anlaşılmıyor... Hikayeleri değiştiriyor çünkü...Maşuk mu yoksa bir çapkınlık arkadaşı mı yine belirsiz...

Gençlik geçiyor, hatırası kalıyor, biri saklamış, kim niye saklamış bilemiyoruz, doksan yıl sonra beni konuşturuyor işte...

Son Sözler



Korkmayın. / Sonra görüşürüz. / Çok kolay. / Düz mü yürüyeceğim? / Atlasam bi şey olmaz mı? / Ben uçabilirim / Yardımınıza ihtiyacım yok. /Senin için ölebilirim. / Bundan başka hayat var mı / Yaklaşırsanız atlarım. / Korkmuyorum. / Heyooo!! / Teker teker gelin lan! / Bu araba kaç basıyoo?!! / Korkma ben attığımı vururum. /  Suyun fazla derin olmaması önemli değil; asıl iş atlamasını, dalmasını bilmek./  Ben hamileyim. / Oolum beş taş çaldım  ruhun duymadı. / Bana bir daha sulu bira getirirsen fena olur. / Sen bakire değilsin! / Üstümüzdeki uçak ne kadar kocaman di mi? / Kımıldayanı vururum. / Bu sahnede dublöre gerek yok. Ben de yapabilirim. / İçinde kurşun var mı bu silahın? / Telefonda vururum, kırarım diyordun aha işte yüzüm ne yapacan bakalım! / Sevgili hayat artık ayrılmak zorundayız.  / Cinli perili odaymış bunların hepsi palavra şimdi oraya gidip mışıl mışıl uyuyacağım. / Aa manzara ne kadar müthiş arabayı uçuruma doğru biraz yanaştırsana. / Cesedimi çiğnemeniz gerekir. / Hocaysan hocalığını bil be!! oğlum senin yüzünden mezun olamıyor be!! / Biliyorum pahalı bir vazo ama n'apıyım elimden kaydı. / Nöbette nasıl uyursun lan! / Sayın yolcularımız Bolu'daki müessesemize ait dinlenme tesislerine birazdan varmış olacağız. Çaylar şirketten olup on dakikalık mola verilecektir. / Hadi vur vur!! yıkamazsın beni! Şu kaslara baksana koçum istediğin kadat geril! /  Attım bileti kardeşim bela mısın ya! / Ceza kanununda bir eksiklik var şu pencere kenarında duran saksılar tut ki rüzgarla düştü bir adamın kafasına ne olacak o zaman? /  Bırak lan o taşı... / Allahına güvensene oğlum. / Bana bekar olduğunu söylemiştin. /  Bu da pencü se! Severler güzeli genç ise al şu tavlayı hadi mektebine gülüm hadi uza uza.../  Frenler tutmuyor./  Dur kaçma!! / Yapamazsın. / Bırak şimdi atıyorsun. / Ey ruh! Geldiysen içimizden birini öldür hah ha hah! / Hadi canım sen de. / Akıntı var ne demek? İyi bir yüzücü böyle şeylerden çekinmez sen bugün şuradan şuraya yüzemezsen yarın nasıl rekorları kıracaksın! Atla diyorum suya! / Hepinizi seviyorum yaptıklarım için beni affedin. / Ne yaparsın lan? Neye güveniyon? / Çıkıyorum beni ateşinle destekle./ Ya kar lastiğine filan gerek yok abartma başımıza iş açma bin arabaya. /  Dur yahu bu işin şakası olur mu bir dengem bozulacak düşecem aşağı... / Şu köşede duvara dayalı paket ne? / Hapımı içtim mi hatırlayamıyorum.  / Hah ha çok matrak ya demek sen şeytansın ve beni bir hareketinle koz yapacaksın hihi çok iyi ya. / İsiminiz ne demiştiniz? Drak... Drakula di mi? Memnun oldum.

[Doksanlı yılların başında Koloni isimli bir fanzin çıkarmış, bu sözleri orası için yazmıştım. Gençlik hatırası kontenjanından paylaşıyorum.]

Cumartesi, Ocak 17, 2026

Günlük tutmak


15 ya da 16 yaşımdan beri günlük tutuyorum. Epeyce zaman sonra fark ettim ki bana terapi türü bir faydası oluyordu, pek çok şeyin üstesinden yazarak geliyordum.

Üç dört gündür, evde ofiste bir seri kitap arıyor ve bulamıyorum. Doğal olarak aradıkça, geçmişten kalan, kutulayıp kaldırdığım, unuttuğum bir dünya malzemeyle karşılaştım. Askerlikte yazdığım defterlerimi de o hengamede buldum, bir sayfasını hafif sansürleyerek paylaşacağım.


Günlük yazmak neyse de ... o yazdığını tekrar okumak insana şöyle iyi geliyor, nelere üzülmüşüm, ne abartmışım diyebiliyorsunuz...Bu da kötü değil, "yenisi de geçer" hissi veriyor insana...

Cuma, Ocak 16, 2026

Botlar

Üzerinden on yıl geçmiş,  Uzak Şehir grafik romanımdan bir sayfa bu... Berat'ın (Pekmezci) tatlı çizgileri...Sosyal medyada hatırlatıldı. Kitap çıktıktan sonra ister istemez sunumlar yapmıştım, bu sayfa ile ilgili güzel hatırladığım bir tartışma olmuştu. İnsanın yazdığı şeyleri "açıklamak" zorunda kalması kadar tatsız bir şey yok bence...Bu kerre öyle olmamıştı.

Sayfayı okursanız,  ilk bakışta israfın meşrulaştırılması ile zenginliği, buluntuya razı olmakla yoksulluğu tartıştığım anlaşılabilir. “Bot”un sadece maddi bir nesne değil,  sembolik bir değer taşıdığını vurgulamak istemiştim. “Sen fakirsin, onlar zengin” gibi repliklerin, sınıf bilincinin oluşma/oluşamama sürecine işaret etmesini hayal etmiştim. 

İnsan üniversitede konuşma yapınca birileri konuyu bir yerinden Pierre Bourdieu'ya getiriyordu o yıllarda. Şimdi nasıl bilmiyorum. Konu, oralara gelince herkesin anlayamadığı bir bağlam da oluşuyor ki ben popüler anlatıları bir mücadele mevziisi olarak görüyorum, zihin açmak benim için basit görünmekten daha önemlidir. Burdiyo denince mamboya jamboyla karşılık verip Zizek demiştim. Tatlı bir mavra yapmıştım kendimce. 

Zizek, mealen yazıyorum, şöyle bir şeyler söylüyordu: "İdeoloji gözlük gibidir; onunla bakmayız, onunla görürüz". Bu şu demek, çocuklardan biri, zenginliğin israf hakkını, yani “atabilme” özgürlüğünü doğal ve hatta meşru bir hak olarak görüyordu. Onun ideolojik gözlüğü, zenginliğin keyfini değil, yoksulluğun suçunu imliyor. Bot çöpte olabilir, çünkü zengin öyle istemiştir. E o zaman mesele kapanmıştır. Bu, ideolojinin tam da Žižek’in anlattığı şekilde işlediği bir ana tekabül eder: yani çocuk, yalnızca olan biteni değil, olması gerekeni de ideolojik bir bakışla algılar. Zenginin atma hakkını sorgulamaz; çünkü düzenin öyle işlediğine çoktan ikna edilmiştir. Diğer çocuk ise öfkeyle sistemi teşhir ederken başka bir ideolojik pozisyondan konuşur. Bir hak arayışı içinde değildir, daha çok isyan ediyordur. Bu da bize şunu gösterir: ideoloji, taraf seçtirerek değil, gerçeklik algımızı biçimlendirerek işler.

Related Posts with Thumbnails