[go: up one dir, main page]

20 Ocak 2026 Salı

Kıyıdaki Elmaya Bir Ses

Ey canımın güftesi,
eylülün ikinci haftasıydı o sıra, 
Bana gülümseyerek getirdiğin
bir bardak suydu o sıra. 

Hatırla, denize hiç bakmadık
çünkü kıyısındaydık, 
Bir elma kendi kendine
büyür dururdu o sıra. 

Bir kıyı ikindisiyle,
bir elma öyle kendiliğinden, 
Büyürler bir öfkenin
ya da bir dağın yanısıra. 

Bir kıyının beslerliği
bir elmadan ayrılmaz gibi ama 
Elma soğuk bir kış akşamında bile
yenir ısıra ısıra. 

Bir öfkeyi diriler durmadan elma,
ovadan gelir, 
Elbet küfelerle, sandıklarla,
hüzünlerle ardı sıra. 

Ey geçmişten gelen konuk,
sonsuz düğmelerimi tut, 
Yerlerini yadırgayan
sonsuz iliklerin adına. 

Ey canımın güftesi,
denize hiç bakmadık, hatırla, 
Tek pencereli bir odada
elma yedik ısıra ısıra. 

Elmanın topraktan süzdüğü,
gemilerin denizlerde gezdiği 
Bir tatildi, bir geçiştirmeydi,
yalnızlıktı bir kusura. 

Neydi, ne doğruydu, nerden vardık,
yakışmıyor konuşmak bize, 
Öyle barışlar okuyup
yalnızlığı yaşamak kara kara. 

Ey canımın güftesi,
ey penceresi bütün sıkıntılarımızın, 
Bizim babalarımız neden ölürlerdi,
hatırla sıra sıra. 

Bu söylediğim iyi bir şarkıdır,
elle bile hatırlanır, 
Yani su, ateş ve deniz
buluşurlar bir limanda arasıra. 

Yani şu, elma yenir
ve balık durmaz kaçar 
Ama yenilmezler artık
buluştukları sıra.

Turgut Uyar


18 Ocak 2026 Pazar

İzin

İzin alır gelirsem,
Güleceksin sevincinden,
Sabahları erken kalkacağız
Sobamızı yakacağız,
Saçların güzel olacak tütünümün renginden
Ellerin çay kokacak
Gün doğacak sesinden.

Cahit Külebi

Fotoğraf: Cahit Külebi ve Eşi Süheyla Hanım 
(Siyah Beyaz Fotoğraftan Renklendirilmiştir)

Ben Başka Dünyadan

Bu yaz ne de çok yağmur yağdı,
Ben başka dünyadan geldim, bilemem.
Bahçe ne kadar yanımızda,
Ne kadar yakın karanfil tarlası!
Bilgiyi arayan Gılgameş
Gibi kuşkumun kuyusunda gizlenecek
Ipıslak bir çiçek.

Şaşkın kuşların değil mi bu dünya,
Başka kimin olabilir ki!
Benim yabancılığım bitmeyecek.
Bu bakışmayı kim öğretti
Ağaçlara ki hep omuzlarında
Bilmediğimiz nice şeyi bilen suskun
Göğü sonsuzluğun.

Bu yaz ne de çok geyik geldi.
Yağmurda şebboy kokluyorlar.
Yalvacı birdir ateşin ve suyun,
Boş koyların yalnız denizi
Batan güneşin renginde taş arar,
Bana yeryüzünün gizini açıklayan
O köpürmüş orman.

1976 

Melih Cevdet Anday

Resim: Lucy Grossmith


uzun bir yoldan sana geldim

“dostun evi nerede?”

göğsümde kanat hışırtıları,
bir çift güvercinin:
allı-beyazlı, paçalı donlu, taklacı…
sonsuzluğun bahçelerine meyilli

evden çıkalım,
eşikleri bir bir atlayalım
sokak sokak yürüyelim semti,
tapınakları, karakolları, kahveleri geçelim;
sinema önünde: dondurma-kaymak

sonra ver elini metruk mahaller,
mezarlığın içinden tarlalara gidelim,
selam verelim bir bir karıncalara

mola verelim,
nar ağacı altında;
ağzımda helva-ekmek tadı,
dilimde şiir dizeleri –

dostun evi nerede?

iklim iklim doruklara çıkalım,
nergislere, süsenlere komşu olalım,
kelebeklere misafir

yüzümüz avuçlarımızın arasında,
bir taşa oturalım, sinematografik;
ova ayaklarımızın altında

tahta köprü bîfaal;
mavisi mat, kahverengi;
gök parçalı-bulutlu, toprak kara çıban,
yeller eserken su değirmeninin yerinde

Kiarostami kadrajındaymışçasına,
söğüt altındaki koyunlara bakalım,
bir de çoban köpeğine

yollar açık,
insan enkazı arasında;
Yusuf, Züleyha ve Eyyub'un kavliyle

dostun evine gidelim

Cihan Ezer

*sohrap sepehri







Gölgesi

Ağlasa da gizliyor gözlerinin yaşını;
Bir kere eğemedim bu kadının başını.
Kaç kere sürükledi gururumu ölüme
Fırtınalar yaratan benim coşkun gönlüme.
Cevapları öyle heyecansız ki onun,
Kaç kere iman ettim, hiçliğine ruhunun.
Kaç kere hissettim ki, yine bu gece gibi
Güzelliğin önünde, dolup, çarpmalı kalbi
Ne mehtabın aksine yelken açan bir sandal,
Ne de ayaklarında kırılan ince bir dal,
Onun taştan kalbini sevdaya koşturmuyor.
Bir çiçeğin önünde bir dakika durmuyor…

Dönüyoruz yine bir uzun gezintiden
Gönlümün elemini döküyorken ona ben.
O bana kendisini gülerek naklediyor,
Bilseniz mavi boncuk nasıl yaraştı diyor.
Ya bu kadın delidir, yahut ben çıldırmışım
Ben ki birçok kereler kırılmışım, kırmışım.
Ömrümde duymamıştım böyle derin bir acı
Birden onun yüzüne haykırma ihtiyacı
İçimde alev alev tutuştu yangın gibi
Bir dakika kendimin olamadım sahibi
Hiç olmazsa hıncımı böyle alırım dedim,
Yolda mağrur duran gölgesini çiğnedim.

Nâzım Hikmet Ran / (Suat Derviş'e İthafen)

Nâzım Hikmet ve Suat Derviş Fransa’da bir konferansta birlikte. Yıl:1962
Fotoğraf: Lütfi Özkök ve Ali Müstecaplıoğlu arşivinden



Defne Ormanı

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri  
için felsefe yapıyorlardı, çünkü 
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara; 
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için 
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini  
Köle sahipleri veriyordu onlara. 
Ve yıkıldı gitti Likya. 

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri 
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü 
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara; 
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri 
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini 
Felsefe veriyordu onlara. 
Ve yıkıldı gitti Likya. 

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin 
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin 
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi. 
Ekmeğin sahipsiz felsefesini 
Felsefenin sahipsiz ekmeği. 
Ve yıkıldı gitti Likya. 
Hala yeşil bir defne ormanı altında. 

Melih Cevdet Anday


  

16 Ocak 2026 Cuma

Amerika

Amerika her şeyimi verdim sana, şimdi bir hiçim
17 Ocak 1956 ve iki dolar yirmi-yedi sent.
Kendi kafam bile destek değil bana.
İnsanlarla savaşı ne zaman sona erdireceğiz Amerika?
Al şu atom bombanı kıçına sok.
Kafam bozuk, Amerika, bir de sen üstüme varma,
Kafam yerine gelene dek şiir miir de yazmayacağım.
Söyle bana Amerika ne zaman melekleşeceksin sen?
Ne zaman anadan doğma olacaksın
Ne zaman bakacaksın mezarlıktan Amerika?
Ne zaman milyonlarca troçkistine yakışır olacaksın?
Amerika, kitaplıkların niçin gözyaşı ile dolu?
Amerika, Hindistan'a yumurtaları ne zaman yollayacaksın?
Amerika bu senin kılı kırk yarmalarından bıktım artık.
Ne zaman süpermarket'e gidip, şu güzel gözlerim için
gerekenleri alabileceğim?
Amerika, her şeyin bir yana, eksiksiz olan bir sen varsın
bir de ben, öbür dünya değil.
Şu makinalarına da dayanasım kalmadı Amerika, bil.
Bende bir ermiş olma isteği uyandırdın.
Bu tartışmayı çözmek için bir başka yol olmalı.
Burroughs şimdi Tanca'da, sanmıyorum ki geri dönsün
Korkunç bir şey olurdu bu.
Sen de korkunç musun Amerika yoksa bir oyun mu bu?
Saplantımdan döneceğimi sanıyorsan aldanıyorsun.
Öyle üstüme varma Amerika, ne yaptığımı biliyorum ben.
Amerika, erikler çiçek döküyor.
Aylardır gazete okuduğum yok, her gün
cinayetten birisi Kodesi boyluyor.
Amerika, Wobblie'lere tutkunum ben.
Küçükken komünisttim Amerika, özür mözür de dilemiyorum
şimdi her fırsatta esrar çekiyorum.
Günlerce evde oturup iş olsun diye kilerdeki gülleri seyrediyorum.
Chinatown'a gittiğimde kafayı çekiyorum ölesiye,
ama hiç kimselerle yatamıyorum.
Bu işin içinde bir şamata olduğunu sanıyorum.
Ah! Sen beni Marx okurken görmeliydin Amerika.
Ruh doktorum hiçbir şeyin yok diyor.
Hiçbir şeyim yok gerçekten, Tanrı' ya yakarma dahil.
Mistik görünümlerim ve kozmik titreşimlerim var yalnız.
Amerika, daha sana Max Amcam Rusya'dan döndükten sonra
ona yaptıklarından söz açmadım.
Sana sesleniyorum Amerika.
Heyecanlarının daha Time eliyle yönetilmesine göz yumacak mısın?
Ben Time'a tutkunum Amerika
Her hafta bir tane alıp okuyorum
Köşebaşındaki şekercinin yanından geçerken kapağı beni gözlüyor
Onu Berkeley Halk Kitaplığı'nın bodrum katında okuyorum.
Sana hep sorumluluktan söz ediyor. İş adamları ciddi.
Film yapımcıları ciddi. Herkes ciddi, ben hariç.
Zaman zaman Amerika ben değil miyim diye düşündüğüm oluyor.
Yeniden kendi kendimle konuşmaya başladım işte.
Asya bana karşı ayaklanıyor Amerika.
Bir metelik talihim yok.
En iyisi ulusal kaynakları inceleyip, onlara dönmek.
Ulusal kaynaklarım, biliyorum, iki parça esrar,
binlerce cinsiyet organı, saatte 1400 mil hızla giden
bir özel basılmaz edebiyat ve yirmibeşbin tımarhane.
Cezaevlerinden ve beşbin güneş ışığı altında saksılarda
Yaşayan fakir fukaradan sözetmiyorum.
Fransa'daki kerhaneleri kaldırdım, şimdi sıra Tanca'da.
Katolik olmasına katoliğim ama gene de Başkan olmak istiyorum.
Amerika senin bu alık ve çılgın havanda nasıl kutsal bir yakarma yazabilirim?
Dörtlüklerime Henry Ford gibi devam edeceğim,
yazdıklarım onun çıkardığı otomobiller kadar
kişisel, üstelik her biri değişik cinsiyetten.
Amerika dörtlüklerimi peşin para 2500 dolardan satarım sana,
eski dörtlüklerimi de 500 eksiğine alırım.
Amerika Tom Mooney'i serbest bırak.
Amerika İspanyol cumhuriyetçilerini kurtar.
Amerika Sacco ve Vanzetti ölmemeli. Amerika ben Scottsboro çocuklarıyım.
Amerika, yedi yaşımdayken anam hücre toplantılarında götürürdü beni,
orda bize leblebi satarlardı, bir karneye bir avuç leblebi
beş sent ve söylev beleşti
herkes bir melekti orda Amerika ve işçiler karşı iyi
duygularla doluydu herkes içtendi Amerika ve bilemezsin
parti 1833'de nasıl iyiydi ve Scott Nearing ne hoş
bir ihtiyardı Bloor Ana bir seferinde nasıl da ağlatmıştı
beni bir kez İsrael Amter'i görmüştüm orda.
Her biri birer casus olmalıydı onların.
Amerika biliyorum gerçekten savaşmak istemiyorsun.
Amerika onlar rus haydutları biliyorum.
Ruslar onlar Ruslar ve Çinliler. Ve Ruslar. Ve Ruslar.
Rusya bizi canlı canlı gövdeye indirmek istiyor.
Lüpletmek istiyor. Gücünde çılgına dönmüş Moskof.
Elimizden arabalarımızı ve garajlarımızı almak istiyor.
Chicago'yu ele geçirmek istiyor. Onun kızıl Reader Digest'a ihtiyacı var.
Bizim otomobil fabrikalarımızı Sibirya'ya taşımak istiyor.
Benzin istasyonlarımızı o büyük iğrenç bürokrasi yönetsin istiyor.
İyi bir şey değil bu.
O kızılderililere okuma yazma öğretmek istiyor.
Onun güçlü kuvvetli zencilere ihtiyacı var.
Bizi günde on-altı saat çalıştırmak istiyor.
İmdat.
Amerika bu iş ciddi.
Amerika ben bunları televizyona bakarak çıkarıyorum.
Amerika doğru mu bunlar ?
Hemen çalışmaya başlasam iyi olacak, öyle görülüyor.
Ama orduya yazılmak istemiyorum, ne de fabrikalarda tesviye tekerleği çevirmek,
miyobun biriyim, üstelik kafadan çatlak.
Amerika dönsün çark. Nasılı masılı yok. Şu oğlan omuzlarımızla dönsün.

Allen Ginsberg
Çeviri: Ferit Edgü - Orhan Duru



15 Ocak 2026 Perşembe

İnsanları Çocuklara Bölen Öfke

İnsanı çocuklara bölen öfke,
çocuğu eşit kuşlara bölen,
kuşu, küçük yumurtalara;
yoksulun öfkesi
bir zeytin taşır iki üzüme karşı.

Ağacı yapraklara bölen öfke,
yaprağı, eşit olmayan tomurcuklara bölen,
tomurcuğu, görünmez gözeneklere;
yoksulun öfkesi
iki ırmak taşır bir çok denize karşı.

İyiyi kuşkulara bölen öfke,
kuşkuyu, benzer kavislere bölen,
kavisi, umulmayan mezarlara;
yoksulun öfkesi
bir çelik taşır iki hançere karşı.

Canı bedenlere bölen öfke,
bedeni, benzersiz organlara bölen,
organı, sekiz düşünceye;
yoksulun öfkesi
bir yanardağ ateşi taşır iki kratere karşı.

César Vallejo (César Abraham Vallejo Mendoza)


Yürü Bre Yalan Dünya

Yürü bire yalan dünya
Sana konan göçer bir gün
İnsan bir ekin misali
Seni eken biçer bir gün

Ağalar içmesi hoştur
O da züğürtlere güçtür
Can kafeste duran kuştur
Elbet uçar gider bir gün

Aşıklar der ki n'olacak
Bu dünya mamur olacak
Halebi Osmanlı alacak
Dağı taşa katar bir gün

Yerimi serin bucağa
Suyumu koyun ocağa
Kafamı alın kucağa
Garip anam ağlar bir gün

Yer üstünde yeşil yaprak
Yer altında kefen yırtmak
Yastığımız kara toprak
O da bizi atar bir gün

Bindirirler cansız ata
İndirirler tuta tuta
Var dünyada yol ahrete
Coşkun gider salın bir gün

Karac'oğlan der naşıma
Çok işler geldi başıma
Mezarımın baş taşına
Baykuş konar öter bir gün

Karacaoğlan


"Yarına sağ çıkarsam, güneş de doğarsa, ben de toprağı göreceğim."

    (...)
    "Gel yanıma otur," dedi sertçe Salman Sami. Hasan geldi binbaşının yanına oturdu. "Dinle beni, biz de başından sonuna kadar Çanakkale harbini yaşadık. Sen konuş, sen nasıl kurtuldun Hasan?"
    Biz yere serilmişken daha soluk almadan, sağ yandan üstümüze kurşunlar, gülleler yağmaya başladı. Yattığımız yerden birkaç kurşun da biz attık, sonra tek tük oradan buradan kurşunların patlaması sürdü. Sonra da sustuk. Susmayıp da ne yapacaktık? Biz susunca onlar da donmuşlar ki ateşi kestiler. Gün batıyordu. Bu sırada bir bora, bir tipi, bir fırtına başladı ki, Allah göstermeye, şiddetinden dünya başımıza yıkıldı. Koca ordudan bir avuç kalmış yaralı, aç asker hemen ayağa fırladık, burada böyle yatıp durursak karın, tipinin altında kalacağız. Öyle hızlı esiyordu ki boran, ayağa kalkanı yere seriyordu. Sürünmeye başladık. Fırtına, tipi, boran bizi aldı, aşağılara, yöreye dağıttı. Kendimizi koyaklarda, uçurumların dibinde, derelerde bulduk. Ben sürüne sürüne, el yordamıyla bir kaya kovuğu buldum, elimi uzattım, elimin altında toprak. Aylardan beri ilk olaraktan toprağa değiyordum. Toprağı unutmuş gitmişim. Yarına sağ çıkarsam, güneş de doğarsa, ben de toprağı göreceğim. Sürüne sürüne toprağın dibine kadar gittim. Dışarda gökten buz yağarken burası dışarıya bakarak sıcak, bu gece bir uyursam gene de buyar ölürüm. Bir avuç şeker çıkardım koynumdan azar azar ağzıma attım. Sabaha kadar ağzıma şeker atıyorum, uykum geldikçe de başımı yumrukluyor, toprağı, kovuğun yan kayalıklarını tekmeliyorum, ayaklarım, başım, ellerim o kadar acıyor ki uyumak aklıma bile gelmiyordu. Böyle böyle sabahı ettim. Kapıdan bir çizgi ışık geliyordu, toprağı görünce yeniden anadan doğmuş gibi oldum. Yüreğim, içim, uçtu. Kovuğun kapısına vardım ki ne göreyim, beş zabit üst üste yığılmışlar yatıyorlar. Hepsi de donmuş kazık kesilmişler. Onları teker teker dışarıya çıkardım, görsünler de ölüleri alsınlar, aşağıya götürsünler diye. Bu dağda kurda kuşa, çakala yem olmasınlar. Ölülerin arasından aşağıya inerken, ölülerin üstüne basmaktan başka hiçbir yolu yoktu. Askerler hep birbirlerine sarılmışlar öyle ölmüşlerdi. Dağın her yeri, derelerin, koyakların içi, düzlüklerin, yamaçların üstü asker ölüleriyle dolmuştu. Koskocaman ordudan bizden başka kimse kalmamıştı.
    Salman Sami: 
    "O dağlarda soğuktan, açlıktan, tifüsten doksan bin kişi öldü. O koskoca ordunun ne kadarı sakat kaldı kimse bilmiyor. Savaşın ne korkunç, insanlığa yakışmaz, bütün insanlığı özünden çürüten lanet bir şey olduğunu ancak savaşlara katılanlar bilir. Sözüm ona Enver başkumandandı. O aç çıplak, yalınayak başı kabak orduyu, baharı beklemeden Allahuekber dağlarına, otuz kırk derece soğukta harbe değil ölüme süren Enver Paşaydı. Yürekli bir insan olarak tanınanlar en korkaklardır. Ben savaşların en, en acımasızında bulundum. Afur tafuru bol insanları gördüm. Bunların en korkak insanlar olduklarına şahit oldum. Harplere karar verenleri askerlerin arasına sokup, buyurun arkadaşlar diyeceksin, öldürüp, öldürüleceksin. İşte o zaman görelim hiç savaş olur mu? Savaşlarda kumandanları da neferlerle birlikte süngü harbine sokacaksın, görün bakalım, işte o zaman görün bakalım savaş sözünü kimse ağzına alabilir mi? Benim bir akrabam vardı. Doğu Cephesinde çarpışmış bir paşaydı. Paşa kolordu kumandanıydı. Paşayla Sarıkamış savaşını günlerce konuştuk. Başkumandan Enver Paşa kabiliyetsiz bir kişiydi. Orduları değil bir bölüğü idare edemezdi. Hırsı kendi ağırlığının, aklının yüz katıydı, hem de onu çıldırtacak kadar, diyordu paşa. Sarıkamış doğu sınırımızda o zaman da bir Rus kasabasıydı. Orada ne kadar Rus askeri olduğunu kimse bilmiyordu. Kimi iki tümen, kimi üç, kimi de beş tümen diyordu. Rus ordusunun ağırlığı Alman cephesindeydi. Ordu kumandanları kışın ortasında, buz tutmuş dağları aşarak Sarıkamışa savaşsız bile ulaşamazlardı. Askerin ne üstünde üst ne başında baş vardı, askerin ne de yiyeceği... Erzurumdaki ambarların çoğu bomboştu. Iraktan yazlık elbiselerle, ayakları yalın bir kolordu getirilmişti. Ordunun silahı da yetersizdi. Ne olursa olsun kışın ortasında Sarıkamışa hücum edilemezdi. Asker ağırlığı Alman cephesinde olan Rus ordusu kışta kıyamette hücum edemezdi. Baharı bekleseydik bu büyük kırım ve yenilme, mümkün değil olmazdı. Enver Paşanın akılsızlığı. (...)

Yaşar Kemal, Tanyeri Horozları (Bir Ada Hikâyesi 3), Yapı Kredi Yayınları, S.97-98


14 Ocak 2026 Çarşamba

İstanbul Türküsü

İstanbul'da, Boğaziçi'nde,
Bir fakir Orhan Veli'yim;
Veli'nin oğluyum,
Târifsiz kederler içinde.

Urumelihisarı'na oturmuşum;
Oturmuş da bir türkü tutturmuşum:

"İstanbul'un mermer taşları;
Başıma da konuyor, konuyor aman, martı kuşları;
Gözlerimden boşanır hicran yaşları;
Edalı'm,
Senin yüzünden bu hâlim."
 
"İstanbul'un orta yeri sinema;
Garipliğim, mahzunluğum duyurmayın anama;
El konuşur, sevişirmiş; bana ne?
Sevdalı'm,
Boynuna vebâlim."

İstanbul'da, Boğaziçi'ndeyim;
Bir fakir Orhan Veli;
Veli'nin oğlu;
Târifsiz kederler içindeyim.

Orhan Veli Kanık

13 Ocak 2026 Salı

Tükenmez Davayı Bana mı Verdin

nahnü kasemnada taksimde mevla
bu noksan kısmeti bana mı verdin
aleme safalar eyledin ata
derd ile mihneti bana mı verdin

geleli dünyaya rahm-i maderden
gönül şad olmadı gamdan kederden
türlü serencamlar geçirdik serden
hep kamu kesreti bana mı verdin

içirdin feleğin cam-ı zehrini
aldı gam leşkeri gönül şehrini
yeter bunca demdir çektim karhını
diyar-ı gurbeti bana mı verdin

bu nasıl tecelli bilmem ne hikmet
serpilmiş cihana dane-i kısmet
dertli'yi gurbette koydun akibet
firakı hasreti bana mı verdin

Aşık Dertli (1772 Bolu - 1846 Ankara)

Bu şiir Keskinli Hacı Taşan tarafından aşağıdaki haliyle derlenmiştir.

nahnü gasemna'da nade taksimde mevla
perişan kısmeti bana mı verdin
aleme gösterdin zevki ile sefa
tükenmez davayı bana mı verdin

bilmem ne tecelli bilmem ne hikmet
aleme gösterdin daneyi kısmet
yeter gayrı felek çektiğim zahmet
derd ile mihneti bana mı verdin

Aşık Dertli
Derleyen: Keskinli Hacı Taşan (1930 Keskin - 1983 Kırıkkale)


12 Ocak 2026 Pazartesi

Yaz Gelir

Aman niye gamlanırsın da divane gönül
Elbet bir gün bu kış gider yaz gelir vay
Ben dertliyim deyi şikâyet etme oy ölürüm
Vay gurbet yetmez mi vay vay
Âşıklara da böyle cefa az gelir
Elbet bir gün bu kış gider yaz gelir

Aman güven o Mevla’ya da kalmazsın naçar
Kara gün derler de tez gelir geçer vay vay…
Seni eken bir gün kıymatın biçer oy ölürüm
Vay gurbet yetmez mi vay vay
Gerçeklere de elin sözü az gelir
Elbet bir gün bu kış biter yaz

Şekip gine haşır neşir de olursun hakla
Özünle sözünle kalbini pakla vay vay
Canıyın içinde cananın sakla oy ölürüm
Vay gurbet yetmez mi vay vay
İncitirler de ona elden söz gelir
Elbet bir gün bu kış biter yaz gelir

Şekip Şahadoğru

Derleyen: Musa Eroğlu   Yorum: Hasret Gültekin


11 Ocak 2026 Pazar

"Körlük"

    (...) Yanlış çalışan mide erken uyanır. Körlerin birkaçı gözlerini açtığında sabah olmasına daha epey vardı, uyanmalarının suçlusu karınlarının acıkması değil, biyolojik saatlerinin ya da adı her neyse onun, ritmini yitirmesiydi, günün aydınlandığını sandılar ve bunun üzerine, şöyle düşündüler; Uyuyakalmışım, sonra böyle olmadığını anladılar, çünkü ötekiler horlamaya devam ediyordu, dolayısıyla uyananlar yanılıyordu. Oysa kitaplardan öğrendiğimiz, ama öncelikle kendi deneyimlerimizden edindiğimiz bilgilere göre, kendi isteğiyle ya da zorunlu olduğu için erken kalkan biri, yanındakilerin sakin sakin uyumasına zor katlanır, hatta sözünü ettiğimiz durumda daha da az katlanır, çünkü uyuyan bir kör ile gözlerini açması hiçbir işe yaramayan bir kör arasında çok büyük fark vardır. Bu anlatıda betimlenmeye çalışılan felaketin muazzam boyutuyla kıyaslandığında önemsiz kalan, psikolojik bağlamdaki bu incelikli gözlemlerin tek amacı, bu körlerin neden bu kadar erken uyandıklarını açıklamaktır, bazısı, ilk başta söylendiği gibi, talepkâr midesinden dolayı uyanır, bazısıysa, kışla ve koğuş gibi toplu yaşanılan yerlerde mecburen çıkan ve tahammül sınırını aşan gürültüler yüzünden - erkenden kalkan, sinirli ve sabırsız olanlar hiç çekinmezler gürültü etmekten - uykularından olur. Burada sadece görgülü, iyi yetişmiş insanlar yok, etraflarında kim olduğuna bakmadan sabah sabah balgam çıkartan ve yellenen görgüsüzler de var, gündüzleri bu durum sürdüğünden, yatakhanenin havası giderek ağırlaşıyordu ve yapacak bir şey de yoktu, dışarı açılan tek yer kapıydı, pencerelere gelince, her biri  öyle yüksekteydi ki kimse oralara uzanamazdı.
 Doktorun karısı, yatağın darlığı yüzünden kocasının yanına iyice sokularak yatıyordu, ikisi de hoşlanıyordu bundan ve gece boyunca terbiyelerini koruyup "Domuzlar!" diye bağıran adam gibi davranmamak için kendilerini zorlamışlardı; doktorun karısı saatine baktı. İkiyi on üç geçiyordu. Biraz daha dikkatle bakınca saniye ibresinin hareket etmediğini fark etti. O lanet saati kurmayı unutmuştu. Daha üç günlük bu tecritte bu basit görevi bile yerine getirmeyi akıl edemediğime göre, asıl bana lanet olsun dedi kendi kendine. (...)

José Saramago, Körlük, Kırmızı Kedi Yayınları, S.102,103

Çeviri: Işık Ergüden


9 Ocak 2026 Cuma

Sonra Yapılacak Tek Şey Var

Sen. Makine başındaki adam ve atölyedeki. Sana yarın su boruları ve vanalar yerine çelik miğferler ve makineli tüfekler yapmanı emrederlerse, yapılacak bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Tezgahı ardındaki kız ve bürodaki kız. Sana yarın bomba doldurmanı ve keskin nişancı tüfekler için hedef dürbünleri monte etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Fabrika sahibi. Sana yarın pudra ve kakao yerine barut satmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Laboratuardaki araştırmacı. Sana yarın eski yaşama karşı yeni bir ölüm icat etmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Odasındaki ozan. Sana yarın aşk şarkıları yerine nefret şarkıları söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Hastası başındaki doktor. Sana yarın savaşa adam yazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Kürsüdeki din adamı. Sana yarın savaşa dair kutsal sözler söylemeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Vapurdaki kaptan. Sana yarın buğday yerine top ve tank taşımanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Havaalanındaki pilot. Sana yarın kentler üzerine bomba ve fosfor yağdırmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Dikiş masası başındaki terzi. Sana yarın üniformalar dikmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Cübbesi içindeki yargıç. Sana yarın savaş mahkemesine gitmeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. İstasyondaki adam. Sana yarın cephane treni ve kıt'a nakli için kalkış sinyali vermeni emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Kentin varoşlarındaki adam. Sana yarın gelir de siper kazmanı emrederlerse, yapacağın bir tek şey var:
HAYIR de!...

Sen. Normandiya'daki ana ve Ukranya'daki, sen Frisko ve Londra'daki ana. Sen Hoangho ve Missisippi' deki ve Hamburg ve Kore ve Oslo'daki ana., bütün toprak parçaları üzerindeki analar, dünyadaki analar, sizden yarın yeni kırgınlar için hemşireler ve çocuklar doğurmanızı isterlerse, dünyadaki analar, yapacağınız bir tek şey var:
HAYIR deyin!... Analar, HAYIR deyin!...

Çünkü eğer hayır demezseniz, eğer hayır demezseniz analar, sonra, sonra:

Gürültülü vapur dumanlarıyla yüklü liman kentlerinde büyük gemiler inildiye inildiye sessizleşecek, dev mamut kadavraları gibi su üstünde ölgün ve hantal, su yosunu, deniz bitkileri ve midye kabuklarıyla kaplı, önceleri öyle ipildeyip çınlayan gövdesi mezarlık ve çürümüş balık kokusuyla yüklü, yıpranmış, hasta ve ölü gövdesi rıhtım duvarlarına karşı, ölü ve yalnız rıhtım duvarlarına karşı yalpalanacak.

Tramvaylar beyinsiz, ışıltısız, cam gözlü kafesler gibi yamru yumru olacak. Çürümüş hangarların arkasında, büyük çukurlar açılmış yitik caddelerde raylar öylece duracak.

Çamur grisi, pelteleşmiş, kurşuni bir sessizlik dönenecek ortalığı, her şeyi unutarak, büyüyecek okullarda ve üniversitelerde ve tiyatro salonlarında büyüyecek, stadyumlarda ve çocuk parklarında, korkunç ve hırslı kesintisiz bir sessizlik büyüyecek.

Güneşli taze bağlar yıkık yamaçlarda çürüyecek, kuraklaşan toprakta kuruyacak, pirinç ve patates ekilmeyen tarlalarda donacak ve sığırlar katılaşmış bacaklarını devrilmiş iskemleler gibi dikecek gökyüzüne.

Enstitülerde büyük doktorların dahi buluşları asitlenecek, çürüyüp, mantarsı küfle kaplanacak.

Mutfaklarda, hücre odalarda ve kilerlerde, soğuk hava depolarında ve ambarlarda son torba un, son kase çilek, kabak ve diğerleri bozulup gidecek, ekmek ters çevrilmiş masaların altında, parça parça olmuş tabakların üstünde yemyeşil kesilecek, ortalığa yayılan yağ arap sabunu gibi kokacak, tarlalarda buğday paslanmış karasabanların yanına düşüp kalacak, yok edilmiş bir ordu gibi ve tüten tuğla bacalar, demirci ocakları ve yıkık fabrika bacaları sonsuz çimle kaplanarak ufalanacak, ufalanacak, ufalanacak.

Sonra son insan dökülüp parçalanmış barsaklarıyla ve kirlenmiş ciğerleriyle zehir gibi kızaran güneşin altında yalnız ve yanıtsız ve yalpalayan yıldızların altında bir yanılgı gibi ordan oraya dolaşacak, o kocaman beton yığınları, tenha kentlerin soğuk putları ve gözden kaçması olanaksız toplu mezarlar arasında yalnız, son insan, kupkuru, delirmiş, allaha küfrederek, yakınarak o korkunç soruyu soracak : NEDEN? Bu ses bozkır derinliğinde yiterek duyulmaz bir hale gelecek, yıkıntılar üzerinde esecek, çatlaklar arasından akacak, bu ses, ibadethane enkazları içinde ve sığınaklara çarparak şaklayacak, kan birikintileri üzerine düşecek, duyulmayacak, yanıtlanmayacak, son insan-hayvanın son hayvanca bağırışı.

Tüm bunlar olacak, yarın, yarın belki, belki hemen bu gece, belki bu gece, eğer-eğer-eğer siz.
HAYIR demezseniz!...

Wolfgang Borchert (20 Mayıs 1921, Hamburg - 20 Kasım 1947, Basel)

Çeviri: Rahman Haydar

Fotoğraf: 1942, Leningrad






Öğle Sonrasına Fısıldanmış

Güneş güz inceliğinde ve çekingen
Ve ağaçlardan düşer meyve.
Sessizlik mavi uzamlara yerleşmiş
Uzun bir öğle sonrası.

Metalik ölüm sesleri;
Ve yıkılıyor doru bir hayvan.
Yaprak dökümüyle kısık şarkıları
Esip gider kavruk kızların.

Alnı Tanrı'nın renkler düşler,
Çılgınlığın uysal kanatlarını sezer.
Gölgeler dolanır tepede
Yokoluşça kuşatılmış kapkara.

Tan duruluk ve şarapla dolu;
Üzgün gitarlar sızar.
Ve içerdeki kısık lâmbaya
Konuk olursun düşünde yine.

Georg Trakl,  Çeviri: Yücel Sivri

Resim: Timothy Barr


Sevgilerde

Sevgileri yarınlara bıraktınız
Çekingen, tutuk, saygılı.
Bütün yakınlarınız
Sizi yanlış tanıdı.

Bitmeyen işler yüzünden
(Siz böyle olsun istemezdiniz)
Bir bakış bile yeterken anlatmaya her şeyi
Kalbinizi dolduran duygular
Kalbinizde kaldı.

Siz geniş zamanlar umuyordunuz
Çirkindi dar vakitlerde bir sevgiyi söylemek.
Yılların telâşlarda bu kadar çabuk
Geçeceği aklınıza gelmezdi.

Gizli bahçenizde
Açan çiçekler vardı,
Gecelerde ve yalnız.
Vermeye az buldunuz
Yahut vaktiniz olmadı.

Behçet Necatigil
(16 Nisan 1916, İstanbul - 13 Aralık 1979, İstanbul)






























8 Ocak 2026 Perşembe

"Zeytinyağlı Yiyemem Aman" Türküsünün Acı Gerçeği

    Bursa yöresine ait bu türkü 2 Kasım 1954 tarihinde İhsan Kaplayan’dan kaynak gösterilerek Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiştir.
    Marshall Planı 2. Dünya Savaşı sonrasında 1947 yılında önerilen ve 1948-1951 yılları arasında yürürlüğe konan ABD kaynaklı bir ekonomik yardım paketidir. Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 16 ülke, bu plan uyarınca ABD’den ekonomik kalkınma yardımı almıştır. ABD geçmişten beri dünyanın en büyük mısır üretici ülkesidir. ABD birikmiş olan mısır dağlarını eritmenin bir yolu olarak mısırözü yağı ihracatını keşfetmiştir. Marshal yardımının koşullarından biri Türkiye’nin ABD’den mısırözü yağı almasıdır.

(Yeni Sömürgecilik Açısından Gıda Emperyalizmi, Osman Nuri Koçtürk, Toplum Yayınları, 1966).

    Buna koşut olarak Türkiye’de ilk margarin fabrikası kurulur. Yine aynı dönemde yüz binlerce zeytin ağacı sökülerek bir katliam yapılır. Kalan zeytin ağaçlarından elde edilen zeytinyağının büyük bölümü ABD tarafından Dolar karşılığı alınır ve mısırözü yağı TL karşılığı satılır.
    Türk insanı zeytinyağından soğutularak mısır özü yağına ve margarine alıştırılır. Bu amaçla zeytinyağı ısınırsa kanser yapar gibi yalanlar uydurmaktan da geri kalınmaz. Hâlbuki zeytinyağı halk ağzındaki deyişiyle dumanlaşma derecesi en yüksek (en zor yanan) sıvı yağlardan biridir.
    Bununla da kalınmaz, kötülemek için tıpkı bugün yapılan halkla ilişkiler endüstrisi çalışmaları gibi "Zeytinyağlı yiyemem aman, basmadan fistan giyemem aman…" diye türkü sipariş edilir ve ülkenin en popüler türküsü yapılır.
    Katı yağ/margarine mahkûm edilen halk, 20-30 yılda bir kaşık yağa bile muhtaç hâle getirilir. Ve basma giyen kadınlar, plastik giysilerle tanıştırılır…
Zeytin yağlı yiyin, basma fistan giyin...

Prof. Dr. Kenan Demirkol
(Çiftlik Dergisi Web Sayfasından Alıntılanmıştır.)



Bu Bağı Alemi Geçirme Böyle

Bu bağı alemi geçirme böyle
Bir körpe goncasız taze fidansız
Hele ben görmedim gördüğün söyle
Var mıdır bir aşk didesi kansız

Sofu benden sorma sevdayı sual
Süleyman' da dahi var idi bu hal
Aşık olan elbet sevmez mi cemal
Yanar mı pervane şemasız ansız

Gelsin şu halimi görsün inansın
Allah' tan korkmazsa kuldan utansın
Dilerim Allah'tan beş beter yansın
Pek yaktı canımı dinsiz imansız

Erzurumlu Emrah 
(1775 Tanbura, Erzurum - 1854, Niksar, Tokat)


"Geyik Muhabbeti"

    Geyikli Niyazi ya da Resneli Niyazi diye adı tarihe geçen Osmanlı subayı Niyazi Bey, 1873'te Manastır yakınındaki Resne kasabasında doğmuştu.  Harbiye Mektebi'ni bitirip teğmen rütbesi ile 1897 Osmanlı-Yunan savaşına katıldı. Savaşta büyük yararlık gösterip üsteğmenliğe yükseltildi. Balkanlar'da ayaklanan Sırp ve Bulgar çetecilerle göğüs göğse çarpışıp büyük ün kazandı. Yurtseverliği ve silahşorluğu, yurt içinde büyük hayranlık uyandırmıştı. Şapkasının üzerine “vatan fedaisi” diye yazıyordu... Kendisine, padişah yaveri unvanı verilmek istendiğinde; sadrazamın on üç yaşındaki oğluna da aynı unvanın verilmiş olmasını içine sindiremediği için reddetti! 
    Resneli Niyazi, evladı gibi sevdiği bir geyikle dolaşırdı. "Geyikli Niyazi" adıyla da anılması bu yüzdendi.
    İttihat ve Terakki gizli cemiyetinin amacı doğrultusunda, 3 Temmuz 1908'de Selanik'ten iki yüz fedaisiyle dağa çıkarak Sultan II. Abdülhamit'in istibdat rejimine karşı başkaldırdı. Adı Enver ile birlikte Hürriyet Kahramanı olarak anılmaya başlandı. 
    Sultan II. Abdülhamit 1878'de ortadan kaldırdığı birinci Meşrutiyet rejimini, 23 Temmuz 1908'de ikinci kez ilan etmek ve Anayasa'yı (Kanunu Esasi) yürürlüğe sokmak zorunda kaldı. 24 Temmuz'da Meşrutiyet resmileşti. 
    Resneli Niyazi Bey, "Kahraman-ı Hürriyet" unvanıyla dağdan kente indiğinde büyük gösterilerle karşılandı. 
    1909 yılında 31 Mart ayaklanması meydana geldi.  Ayaklananlar İstanbul sokaklarında günlerce süren bir mektepli subay avı başlatarak, çok sayıda mektepli subayı öldürdüler. 
    Bunun üzerine Selanik'teki 3. Ordu bünyesinde İstanbul'daki ayaklanmayı bastırmak üzere bir Hareket Ordusu kuruldu. Resneli Niyazi de,  yanındaki fedailerle Hareket Ordusu'na katılarak, İstanbul'a geldi. Tabii geyiğini de birlikte getirmişti. 
    İşte o günlerde, Resneli Niyazi Bey’in, İstanbul'un içinde özgürce gezen geyiği, gazetelere konu oldu. Gazeteler siyaseti ve 31 Mart Ayaklanması’nı unutup, bugünün magazin basını gibi, Resneli Niyazi’nin geyiğiyle ilgili haberler yapmaya başlamıştı. O kadar çok geyik haberi yapılıyordu ki, buna karşı çıkanlar, “Yeter artık bu geyik muhabbeti" diye yakınır oldu... O günden sonra geyik muhabbeti bir deyim olarak dilimize yerleşti.

Necati Güngör'ün Sayfasından Alıntılanmıştır



Sayım

Görüyor, işitiyoruz melevizyonda
Büyük küçük meclislerde, panellerde
Basın toplantılarında
Bir "sayın"dır gidiyor
"Sayın" aşağı "sayın" yukarı
"Sayın" diyorlar birbirlerine hep
Oysa sayıyla verilmedi ki 
 Bu "muhterem" dürzüler bize!

Can Yücel, Kuzgunun Yavrusu, Yeni Yaprak Yayınları

Şu Karşıki Dağda Kar Var Duman Yok

Şu karşıki dağda kar var duman yok
Benim sevdiceğimde din var iman yok
Vardım baktım nazlı yarim evde yok

Ver benim sazım efendim ben gider oldum
Süremedim lavantayı konsola koydum

Şu karşıki dağda titirer dallar
Benim gönlüm arzu çeker tomurcuk güller
Kader kısmet böyleyimiş ne yapsın eller

Ver benim sazım efendim ben gider oldum
Süremedim lavantayı konsola koydum

Anonim (Yöre: Hatay)
Kaynak Kişiler: Emel Akçay, Halide Alkan
Derleyen: Muzaffer Sarısözen

7 Ocak 2026 Çarşamba

Eski Libas Gibi

Eski libas gibi aşığın gönlü
Söküldükten geri dikilmez imiş
Ne kadar olsa da gerdanı benli
Her güzelin kahrı çekilmez imiş

Bülbül eder daldan dala bir sekiş
Anın için eyler gül ile çekiş
Aşkın iğnesiyle dikilen dikiş
Kıyamete değin sökülmez imiş

Dilber böyle değil idin sen ezel
Aşkımın bağına düşürdün gazel
İbrişimden nazik sandığım güzel
Meğer pulat gibi bükülmez imiş

Seyrani'nin gözü kanlı yaş imiş
Aşk u sevda cümle derde baş imiş
Toprak sandım benim bağrım taş imiş
Meğer taşa tohum ekilmez imiş

Aşık Seyrânî (1800-1866)


Evlerinde Bir İpekten Halı Var

Evlerinde bir ipekten halı var
Şeker yemiş dudağında balı var
Ben de bildim bir vefasız yarim var

Ayıp derler kendi düşen ağlamaz
Ak üstüne kareleri bağlamaz

Sepet aldım bağa girdim üzüme
Yollar ırak yar görünmez gözüme
Uyma dedim uydu eller sözüne

Ayıp derler kendi düşen ağlamaz
Ak üstüne kareleri bağlamaz

Kaynak Kişi: Fırıncı Tahir
Derleyen: Emin Aldemir
Yöresi: Gaziantep


6 Ocak 2026 Salı

Balina

Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim
dalıp çıkmalarım "orda bir şey"e dönüktü
kaç kez bir şey, başka bir şey
sıçradım hem yittim
hem belirlendim
derin durdum, teknenin altına girdim
sarstım
sarsıldım vuruşun gitgide usta vuruşuydu
sustum düşe düştüm
senin mi kan, yaralarımdan mı
hey kaptan
ne balinayım ben şimdi inadı içinde 
ne senin mavi balinan

Gülten Akın


Güz İstasyonu

bir güz istasyonunda
mantomun içine saklanarak
kasımpatılara ve raylara düşen
yağmur damlalarına bakıyorum

bozkır biriktiriyor günlüklerim

birazdan toynaklarından tozu
tüylerinden teri silkeliyerek
son kez düdük çalarak ve son kez
çarkı çarka vurarak, soluk soluğa trenler
dizginleri gerilmiş atlar gibi peronda duracaklar

üşümek günündeyim

meğer ben hep trenler çizmişim ömrüme
ya da hiçbir istasyonda inmeyen yolcuymuşum
şehirler geçmişim içinde insanı yok
insan geçmişim şehrinden haberi yok
boşuna ad koymuşum boşuna tarihmişim

bozkır biriktiriyor günlüklerim

bu ayrılığı kim taşıdı buraya kadar
çok gitmişliğimden, az gelmişliğimden midir
gülşen bağlar, yeşil bostan ummuştum daha
raylar gözlerimi sürüklerken peşinden
kim oturuyor bende, neyi beklemekteyim

üşümek günündeyim

adını başkasından öğrenen birisiyim
sözümü hatırlasam, orası yurdum olacak
bir aşkım vardı onu tende sattılar
şahinler çoktan göçtü bağdatların yolundan
bir tebessüm yolla onu örtüneceğim

bozkır biriktiriyor günlüklerim

trenleri hangi mezarlığa koyarlar
çürür mendil, tükenir yol, gölgeler ıslak
düdükleri hangi makamında ayrılığın
güz dediğin nedir yazı anlamaktan başka
her şeyi yanıma alıp yeni yazlara gideceğim

üşümek günündeyim

Arife Kalender, Deli Bal

Resim: Max Martino


İzleyiciler